Genel Cerrahi

Tuğrul Demirel
  • Obezite

    Günümüzde pek çok insanın sağlıksız beslenmesi ve genetik faktörler etkisi ile ortaya çıkan Obezite, engellenebilir bir rahatsızlık olup pek çok farklı yöntem ile tedavi edilebilmektedir. Obezite hakkında doğru bilindiğine inanılan fakat yanlış bilinen durumlar vardır. Bunlardan biri ise hareket ettiğinizde obeziteden kurtulacağınızdır. Obezite, şişmanlık anlamına gelen ve metabolizmanın aldığından daha az harcaması sonucu ortaya çıkan bir rahatsızlıktır. Spor ve diyet ile sağlıklı beslenme koşullarında ortadan kaldırılabilir.

    Kalori yakımı:

    İnsanlar metabolik olarak faaliyet gösterdiklerinde kalori harcarlar ve bu kalori harcaması sonucunda metabolik faaliyetler yavaşlama evresine geçer. Yavaşlama evresi ise kilo alınan ve besin depolanan evre olarak bilinmektedir. İnsanların günlük metabolik faaliyetlerinin en hızlı olduğu zamanlar istirahatte oldukları anlardır. Uyku, dinlenme gibi durumlarda vücut metabolik olarak faaliyet göstermektedir.

    Herkes obeziteyle karşı karşıya kalabilir mi?

    Tüm sağlıklı insanlar obeziteye yakalanma riski taşımaktadır. Düzgün beslenilmediği durumlarda metabolizma hızında değişme olacak ve sağlıksız koşullar sonucunda birey şişmanlamaya başlayacaktır. Dünya'da obezite oranı her geçen gün artış göstermekte ve bu durumun sonucu olarak tüketim artarken insanların gün içerisindeki fonksiyonları azalmaktadır. Obeziteye karşı bilinçli toplumlar oluşturulmadığı takdirde bu durum yaş itibari ile küçük yaşlara kadar düşecek ve obezite oranı artmaya devam edecektir.

    Ben obez miyim?

    Bireyin obez olup olmadığını boy, kilo ve yağ endeksi gibi veriler sonucu saptamak mümkün olmaktadır. Eğer obezite durumu söz konusu ise uzman kişilerden yardım alınarak sağlıklı beslenme sayesinde günlük belirli bir kalori öğün alınarak yakılması sağlanır ve geniş zaman aralığında bu durum ortadan kaldırılabilmektedir. Obezite ortadan kaldırılmadığında vücutta kalp ve damar rahatsızlıkları, sindirim sistemi bozuklukları gibi durumlara yol açmakta ve bireyin sağlığını bozmaya devam etmektedir.

    Diyet Ve Spor Neden Etkili Olamıyor?

    Obezite söz konusu olduğunda bireyin sadece diyet ve spor ile zayıflamaya çalışması yeterli olmamaktadır. Bunun ana nedenlerinden biri ise bilinçsiz olarak yapılan diyettir. Diyet yapılırken bireyin günlük kalori ihtiyacı yağ endeksi göz önünde tutularak uzman diyetisyen tarafından belirlenmeli ve obez kişinin bu kalori değerinden daha fazla ya da daha az kalori alması engellenmelidir. Günlük alacağı kaloriyi yakarak kilo alma durumu ortadan kaldırıldıktan sonra metabolizma hızlanacak ve diyetin devam etmesi durumunda yağ yakımına başlayacaktır.

    Sadece diyet ve spor değil bunun yanında psikolojik destek de verilmesi gerekmektedir. Spor yaparken bireyin bir spor eğitmenince bilinçli hale getirilmesi ve gözetim altında spor yapması bölgesel zayıflama sağlayabilmek adına faydalı olmaktadır. Çünkü her egzersiz aynı derece kalori yakımına sebep olmamaktadır. Diyet yapılırken 6 aylık süreçte ne kadar yağ ve kas kaybı olduğuna bakılarak kalori hesabı değiştirilir ve diyete devam edilir. Bu aşamada uzunca bir süre metabolizmanın alışma süreci olacağından diyete devam etmeli ve bu bir yaşam tarzı haline getirilmelidir.

     

    1-      OBEZİTENİN RİSKLERİ NELERDİR?

    Obezite Hastaları Daha Fazla Etkilenmekte midir?

    Hayvanlarda yapılan bir çalışma ortaya koymuştur ki, hava kirliliğinin sebep olduğu kronik (süregelen) enflamasyon insülin rezistansına sebep olarak şeker hastalığının meydana gelmesini tetiklemektedir. Obezite sorunu olanlarda bu riski daha kuvvetlenir, bunun sebebi de hava kirliliğine sebep olan mikro partiküller (parçacıklar) en çok yağlı dokularda biriktirmesidir.

    2000'li senelerde meyvelerde uygulanan ilaçlama teknikleri hakkında da aynı kurum şeker hastalığı riskini belirli bir düzeyde arttıran etkenler arasında yerini bulmuştur.

    Obezite, fast food gibi yeme alışkanlıkları ve sedanter (hareketsiz) hayat tarzı insanları şeker hastalığına meyilli hale getirirken, hayatlarımızı sürdürdüğümüz şehirlerde hava kirliliği de şeker hastalığına sebep olabilecek yeni bir risk etkeni olarak herkesi etkileyebilir.

    Obezite Sperm Kalitesini Etkiliyor

    Obezite hastalığına sahip olan erkeklerin sperm sayısının, normal kilolu erkeklere nazaran 9 milyon daha az olduğu bildirilmiştir.

    Üreme Sağlığı ve Tüp Bebek Uygulamaları alanında çalışan IVI, kilonun hamileliğin gerçekleşmesindeki önemini ortaya koyan bir çalışma sundur. Bu çalışmada, obezite ile sperm sayısı arasındaki ilişki analiz edildi.

    Araştırmalar, obezite hastası olan kadınların kısırlık riskinin, doğal yoldan ya da yardımcı üreme yöntemleriyle hamilelikte başarısızlık oranının üç misli daha fazla olduğunu meydana çıkarmıştır. IVI tarafından yapılan çalışmanın ise obezitenin, erkeklerde sperm sayısının azalmasına yol açtığı gösterilmiştir.

    Bu bilgiler ışığında, obezite hastası olan erkeklerde yüksek kilolu erkeklerden 8 milyon, normal kilolu erkeklerden ise 9 milyon daha az spermi olduğu söylenebilir.

    IVI Madrid kliniğinden Dr. Gabriel de la Fuente, bu çalışmanın 1931 çift üzerinde uygulandığı belirtilmiştir. "Vücut kitle indeksi normal ve normalin biraz üzerinde olan erkeklerin sperm sayıları (milimetrede 52,8 ile 53,2 arasında) arasında büyük bir fark yok. Fakat obez erkeklerde sperm sayısı 44,8 milyon yani normal kilolu erkeklere oranla yüzde 15 daha az" şeklinde belirtmiştir.

    Aşırı Kilo Hipertansiyon Nedenidir

    Günümüzde giderek artan obezite hastalığı, birçok hastalığı da peşinden sürüklemektedir. Hipertansiyon, zayıf erkek ve kadınlara oranla obezite hastalarında 6 kat daha fazla ortaya çıkmaktadır. Obeziteyi takip eden hipertansiyon, özellikle abdominal obezite yani bel çevresinin kadınlarda 80 cm, erkeklerde 94 cm 'in üzerinde olması durumunda çok yüksek değerlere çıkmaktadır, her 10 kg'lık artış sistolik kan basıncında 3mmHg, diastolik kan basıncında 2.3 mmHg lık artışa yol açmaktadır. Kilo kaybı sayesinde, hasta kullandığı tansiyon ilaçlarına uyumu ve tansiyonunun kontrol altında tutulması kolaylaşacak, ileride ek bir ilaca ihtiyaç azalacaktır. Obezite;kalp hastalıkları, şeker hastalığı, kolesterol yüksekliği riskini de eş zamanlı olarak fazlalaştırarak hipertansiyon gelişimi için gerekli ortamı hazırlar. Obezite bir estetik görünüş sorunu değil, bir hastalıktır. Kendisi ve neden olduğu hastalıklar sebebiyle insanları hayatından etmektedir. Bu sebeple tedavi edilmelidir.

    Şişmanlık Körlük Riskini Arttırıyor

    Günümüzün en yaygın hastalıklarından biri olan obezite, göz hastalıklarını da peşinden sürüklüyor. Aşırı kilolu olmak, yüzde 95 oranında görme kaybına sebep olabilir. Bunun dışında ileri yaş hastalığı olarak bilinen sarı noktanın da ortaya çıkmasına yol açar. Uzmanlar, insanları kör etmeden karanlığa mahkum eden ve daha çok ileri yaş hastalığı olarak bilinen 'sarı nokta'nın sebeplerinden birini de obezite olarak ortaya koyuyor. Görme işlevimizin yüzde 90'ının meydana geldiği sarı nokta tabakasının fonksiyonunun bozulması ile ortaya çıkan ve toplum arasında 50 yaş sonrası hastalığı olarak bilinen Sarı Nokta (makula dejenarasyonu)'nın görülme oranının son senelerde çoğaldığı, bunun etkenlerinden birinin de obezite sorunun artması olduğunu açıkladı.

    Hastanın yaşı ve kalıtımsal özelliklerinin dışında kilosu da bu hastalığı oldukça yakından ilgilendirir. Hareketsiz bir yaşam tarzı ve düzensiz beslenme alışkanlıkları sebebiyle obezitenin, Türkiye'de de önümüzdeki senelerin çok önemli bir sağlık sorunu olacağının işaretleri veriliyor. Aşırı kilolu olmak oksidatif stresi artırır ve görme merkezi olan sarı noktaya hasar verebilir.

    Aşırı kilolu insanlarda, sarı nokta hastalığının daha yaygın olarak ortaya çıkmasındaki diğer bir sebep de iltihabın bir göstergesi olan C-reaktif proteinin (C-RP) oynadığı roldür. Aşırı kilolu kişilerde, C-RP yüksekliğinin mevcudiyeti iltihabın bu grupta daha yaygın olarak görülmesine yol açabilir. Bu da kandaki A vitamininin aşırı kilolularda azalması neticesinin ortaya çıkmasına sebep olabilir.

    Yaş ile ilgili olan sarı nokta hastalığının en önemli risk faktörlerinin başında yaş ve kalıtımsal özellikler gelmektedir. Hipertansiyon, sigara, beslenme şekli, lipid-kolesterol yüksekliği, güneş ışığına uzun süre maruz kalmanın hastalığın diğer risk etkenleri arasında sayılır.

    Hastalığın en önemli risk faktörleri yaş ve kalıtım olmaktadır. Bu iki risk faktörünü ortadan kaldırmak mümkün olmaz. Ancak diğer risk faktörleri kontrol altına alınarak önlemler alınabilir. Hipertansiyonu mevcut ise regüle edilebilir. Sigara kullanılıyor ise sigarayı bırakması gerekir. Güneş için filtreli güneş gözlüğü kullanması önerilir. Beslenmede ise akdeniz diyeti tavsiye edilir.(bu diyetleri doktorunuza danışmadan uygulamayınız.) Tereyağı, kırmızı et ve kolesterol barındıran yiyeceklerden kaçınılması gerekir.

    2-      OBEZİTENİN TEDAVİSİ NASILDIR?

     

    Obezitenin  Tedavisi Nasıldır?

    Obezitenin meydana gelişi nasıl multifaktöryel ise, yani birden çok nedenle ilgili ise tedavisi de o oranda komplike ve multidisiplinerdir. Yani birçok uzmanlık dalının işbirliği sonucunda başarıya ulaşabilir.

    İlk olarak başta obezitenin sebepleri, yol açtığı zararlar ve tedavi planlaması için bir uzmana gereksinim duyulur. Bu doktorun iç hastalıkları uzmanı olması daha faydalı olacaktır. Çünkü sebep olduğu hastalıkların genel bir çoğu iç hastalıklarının konusudur. İhtiyaç halinde konsültan olarak diğer bilim dallarına (Kardioloji, Nefroloji, Endokrinoloji, Dermatoloji, Plastik ve Genel Cerrahi, Fizik tedavi uzmanı) gereksinim duyulur.

    İkinci olarak bir beslenme uzmanına gereksinim duyulur. Kişinin; hastalıklarına, yaşına, kilosuna ve sosyal durumuna uygun bir beslenme programı hazırlanmalıdır. Herkes için ayrı bir diyet tablosu oluşturmak gerekir. Bu tabloda kendini aç bırakmak doğru bulunmaz; yalnızca ölçülü yemek ve doğru yemek alışkanlığı kazanılmalıdır.

    Tedavinin üçüncü aşamasını psikolog/psikiyatrist oluşturur. Hastaların motivasyonlarını yükseltmeye ve normalden sapmış olan davranış biçimlerini yol koymak çalışılır. Hastalık seviyesine varmış durumlarda ilaç tedavisi tavsiye edilir. Hastaların geneli başlangıçta hangi programı uygularsa uygulasın kilo kaybı yaşanacaktır. Mühim olan bu kilonun muhafaza edilmesidir. Bu aşamada psikolog desteği oldukça önem teşkil eder.

    Ve son aşama olarak, spor eğitmeni karşımıza çıkar. Kişiye uygun spor programı uzmanla iletişim halinde olunarak planlanır ve mümkünse hasta, doktor kontrolünde sporunu yapmaya başlar. Spor sırasında ortaya çıkabilecek aksi durumlar (Kalp spazmı, şeker düşmesi, aşırı su ve elektrolit kaybı, tansiyon düşmesi…) için de müdahale koşullarının hazırlanması gerekir.

    Tedavi Tercihi Neye Göre Yapılmalıdır?

     Tedavi tekniği seçilirken yalnızca VKİ ve sağlık riskleri göz önünde bulundurulmaz, bunun yanında hastanın geçmişteki zayıflama uğruna yaptıklarının neler olduğunu doktorla paylaşması da  önemlidir. Örnek olarak, VKİ>30 olan bir erkeğe normalde ilaç tedavisi uygulaması gerekirken, önceden zayıflama için bir program yapmadıysa ve ilk defa böyle bir programa katılacaksa ilaç tedavisi verilmez.

    Tedaviyi tercih ederken güvenliği, etkinliği ve maliyeti göz önüne alınır. Misal olarak, kendi başına kilo vermek isteyen adaylar maliyet düşük olabilir, ancak başarı elde etme ihtimalleri oldukça azdır Sağlığına dair problemleri düzeltebilmek için kilosunun %10′unu vermesi gereken bir hasta için uygun seçenek olmayabilir.

    Hastanın tedaviyi kabul edilebilir bulması koşuldur. Bunun için hasta ile görüşülür ve 1-2 haftalık deneme programları uygulanması mümkün olabilir.

    Kişi hakkında yeterli bilgi olmadan tek tip diyet ve tek tip egzersiz programı oldukça yanlış bir yaklaşımdır.

    Doktor/Diyetisyen/Psikologla Görüşme Sıklığı Ne Olmalıdır?

     Haftalık olarak görüşülme tercih edilir. Görüşmeler bu şekilde yapıldığında daha başarıya ulaşma şansı artar. Kilo ölçümleri de aynı şekilde haftalık yapılmalıdır.

    Tedavi Programı Ne Kadar Sürmelidir?

    4-6 ay devam etmelidir. Tedavinin bitiş zamanını önceden bilen kişiler için başarı arzusu daha çok kendini gösterir. Sonu belli olmayan programlar, kişiye belirsizlik sebebiyle umutsuzluk ve başarısızlık hissi oluşturur. İlk kurun tamamlanmasının ardından, ikinci kur ve yeni hedefler için farklı bir program planlanmalıdır.

    Grup Tedavisi Faydalı Olur mu?

    Davranışsal terapi için 10-20 kişilik gruplar tercih edilir. Grup terapisi tedaviye uyumu ve bu şekilde de başarıyı artırır.

    Obezite Tedavisi İçin Neler Yapmak Gerekir?

    - Diyetle besin alımının sınırlandırılması ya da cerrahi müdahale

    - Davranış terapisi ile algılama ve alışkanlıkların değiştirilmesi

    - İştahın ilaçlarla kesilmesi

    - Barsaktan emilimin azaltılması (İlaçlar ya da cerrahi)

    - Gastrointestinal sistemden tokluk sinyallerinin gönderilmesi (Kolesistokinin)

    - Diyete bağlı termogenezin artırılması (Besin tercihi ve sık yeme)

    - Sempatik sinir sistemi ile enerji tüketiminin artırılması (Noradrenalin geri emilimi azaltılarak termogenez artırılabilir)

    - Leptin uygulanması

    - Egzersizin artırılması

    Obezite sağaltımında ki hedef, daha sağlıklı bir kiloya sahip olmak ve bu kiloyu muhafaza etmektir. Sağlıklı kiloya ulaşmak doğal olarak estetik olarak da bir iyileşme sağlanmasına yol açmaz fakat obezite sağaltımının amacı hiçbir zaman estetik olmamıştır.

    Aşırı kilonun beraberinde getirdiği yandaş hastalıkların iyileştirilmesi ya da oluşumunun önlenmesi adına gerekli olan kilo kaybı bütün insanlar için farklı olacaktır. Aşırı kilonun oluşum sebebi de her hastada farklıdır, bu sebeple de bütün hastalarda kesin sonuç verecek bir mucize yol da maalesef bulunmaz. Hasta uzman bir ekip tarafından incelenmelidir, aşırı kilonun oluşum sebebi açığa çıkarılmalı ve kişiye özel bir sağaltım yolu meydana getirilmelidir.

    Sadece %10′luk bir kilo kaybının bile sağlık bakımından oldukça olumlu sonuçlara sebep olacağı akıldan çıkarılmamalı. Yavaş bir şekilde  haftada 1-1,5 kilo olmak üzere, düzenli kilo kaybı ve bu kaybedilmiş kilonun kaybını korumak hedeflenmelidir.

    Aşırı kilo sağaltımında ilk olarak yemek ve davranış alışkanlıklarının değiştirilmesi ve erke (enerji) tüketiminin çoğaltılmasıdır. Bu önlemlerin yeterli olmaması halinde ise ilaç uygulaması veya endoskopik ve laparoskopik cerrahi girişimlerinden bahsetmek mümkün olabilir.

    Yemek Alışkanlıklarının Değiştirilmesi

    Yemek alışkanlığının değiştirilmesindeki temel hedef, kalori alımının azaltılmasıdır olmaktadır. Her kişinin metabolizma hızı, yandaş etkenler ve hayat tarzı farklı olduğundan, obezite söz edildiğinde mutlaka bir doktor gözetiminde ve diyetisyen eşliğinde diyetler planlamalı ve takip edilmelidir.

    Genel anlamı ile sebze ağırlıklı, işlenmiş yüksek kalorili karbonhidrat bulundurmayan, az yağlı besinler kilo vermede etki edecektir. Kısa bir zaman içinde hızlı kilo verdirmeyi sağlayan, çok düşük kalorili diyetlerin genel bir çoğunluğu sağlığa oldukça zararlıdır ve kalıcı kilo kaybı oluşturulmaz.

    Yapılan çalışmalar salt diyet ile morbid obezitenin sağaltımında yalnızca %3 başarı olduğunu bildirilmektedir.

    Hareketin Artırılması

    Morbid obezite hastalığında hareket azlığı hem bir sebep, hem de sonuç olarak kişilerin karşısına çıkar. Günlük olarak erke tüketiminin azlığı fazla kalorilerin yağ olarak biriktirilmesine sebep olmakta, oluşan aşırı kilolar ise hareketi oldukça güçleştirmektedir.

    Günlük hareket seviyesini artırmak adına yürüme süresini ve sıklığını fazlalaştırmak, asansör yerine merdiveni tercih etmek dahi belirli farklara sebep olabilecek yöntemlerdir. Haftada 4-5 gün 30 dakikanın üzerinde düzen olarak yapılan yürüyüş başlangıç için iyi bir teknik olacaktır.

    Hiçbir spor geçmişi bulunmayan aşırı kilo sebebiyle yandaş hastalıklardan mustarip olan hastaların spora başlamadan doktor kontrolünden geçmeleri gerekir. Kendilerine uygun olan sıklıkta ve zorlukta spor yapmaları oldukça önem teşkil eder.

    Davranışsal Değişim

    Aşırı kilo sağaltımında en zor kazanılan yeti de, değişim davranışsal değişimdir. Bu sadece daha az yemek ve daha fazla spor yapmayı değil, bütün yaşantıda değişiklik yapmayı kapsar. Sevinçleri ve üzüntüleri algılama ve zorluklarla başa çıkma yönteminden, günlük işleri yapma şekline, sosyal çevresinde geçirdiği zamanda yapılan aktiviteler, hatta arkadaş tercihi değişiklikler gerektirebilir.

    Vücut ağırlığının denetiminde davranış değişikliği tedavisi, fazla ağırlık kiloya yol açan yemek yeme ve fiziksel aktivite ile ilgili olumsuz davranışları olumlu yönde değiştirmeyi ya da azaltmayı, olumlu davranışları ise pekiştirerek yaşam tarzı şekline getirilmesini hedefleyen bir tedavi yöntemidir. Davranış değişikliği tedavisinin aşamaları:

    Kendi kendini gözlemleme

    Uyaran kontrolü

    Alternatif davranış geliştirme

    Pekiştirme, kendi kendini ödüllendirme

    Bilişsel yeniden yapılandırma

    Sosyal destek

    Değişimi başarıya taşımak adına mutlaka bir " iş planı " yapmalı ve bunu bir "iş " sorumluluğu ile uygulamak gerekir.

    Hayalperest olmayan gerçekçi beklentiler ve hedefler koymak gerekir. Kişinin kilosuna ve sağlık durumu bakımından haftada 15 kilo kaybedemez ya da spora başladıktan birinci ay sonra maraton koşmak imkansızdır. Bunların kabul edilmesi ve hedeflerin gerçekleştirilebileceği süreçleri hesaplayıp, devamlı bu süreci belgelemeli ve izlemelisiniz.

    İlaç Kullanımı

    İlaç kullanımı, farklı yöntemlerin işe yaramadığı , vücut kitle endeksi (vki) 30'un üzerinde olan, vki'si 27'nin üzerinde olup kiloya bağlı yandaş hastalığı (uyku apne sendromu, hipertansiyon, diyabet vb.) bulunan hastalarda uygulanabilen bir yöntemdir.

    Halen kullanımda olan ilaçların uzun süre ya da devamlı kullanımı hiçbir zaman tavsiye edilmez. İlaçların hepsinin uzun dönemde yan etkileri bulunur. Bırakıldıkları zaman kalıcı etkiye sebep olmazlar.

     

    3-      METABOLİK SENDROM

    Modern yaşam hastalığı olarak tanımlayabileceğimiz metabolik sendrom, hareketi az olan kişileri tehdit etmektedir. Bunun görülme sıklığı dünyada olduğu gibi, ülkemizde de giderek artmaktadır. Bu sendromun etkilediği kişiler genellikle masa başında çalışanlar, düzensiz beslenenler ve yoğun bir stres altında olanlardır. Özellikle yaşın ilerlemesiyle birlikte, kişilerde kalp hastalıklarını ve şeker hastalığı riskini arttıran bir etkendir. Bu nedenle hastalıklar yaşanmadan, bu risklerin ortadan kaldırılması gerekir. Yapılan araştırmalar kadınların, erkeklere göre, metabolik sendroma yakalanma riskinin daha fazla olduğunu belirlemiştir.

    Metabolik sendrom, vücutta insülin direnciyle birlikte gelişen abdominal obezite, şeker hastalığı, glikoz intoleransı, hipertansiyon, dislipidemi, koroner arter hastalığı gibi sistemik hastalıkların birbirine eklendiği, ölümcül sonuçları olan bir endokrinopatidir. Bu insülin direnci sendromu, ölümcül dörtlü, sendrom X, uygarlık sendromu, polimetabolik sendrom gibi tanımlamalarla da adlandırılır. Metabolik sendromun oluşumu açısından herhangi bir çevresel faktör belirlenememiştir. Bunun insülin direncinin zemininde gelişebilecek heterojen bir hastalık olduğu söylenebilir. Burada poligenik bir yatkınlık olsa da, modern yaşamın sonucunda olan sedanter yaşam ile yüksek kalori içeren beslenmenin metabolik sendromun seyrini hızlandırmaktadır.

    Metabolik sendrom hastalarda kalp krizi geçirme riskini arttıran tüm risk faktörlerini taşıyan bir hastalık grubudur. Bu faktörlerin içinde en önemli etken şişmanlık olarak kabul edilir. Obezite derecesinde olan şişmanlık, tedavi edilmediği takdirde kalp krizi dahil olmak üzere ölümcül hastalıkların sebebi olarak kabul edilir. Bu yüzden obezite mutlaka tedavi edilmesi gereken bir şişmanlık olarak kabul edilir.

    Metabolik sendrom için tanı kriterleri nelerdir?

    Metabolik sendromun tanı kriterleri farklıdır. Bunlar;

    Şeker hastalığı ya da bozulmuş glikoz toleransı ya da insülin direncinin hastalarda en az biri bulunmalıdır. Bunların dışında yüksek tansiyon, dislipidemi, abdominal obezitenin en az ikisinin hastalarda bir arada bulunması gerekir.

    Metabolik sendrom bileşenleri nelerdir?

    İnsülin direnci: Kişilerdeki genetik faktörler, fiziksel aktivite azlığı, obezite, fetal malnustrisyon ve yaşın ilerlemesi gibi etkenlerle insüline karşı biyolojik bir yanıtsızlık yani insülin direnci gelişir. Sağlıklı kişilerde % 25 oranında, bozulmuş glikoz toleransında % 60 oranında insülin direnci görülmektedir. Bu sorun genellikle hiperinsülinemiyle birlikte olur, ancak her zaman hiperglisemi ile birlikte görülmez. Hiperglisemi durumu insülin direncinin daha ileri aşamasında görülür.  Tanı yöntemi olarak genellikle HOMA formülü uygulanır. Bu değerin 2,7 üzerinde olması halinde, insülin direnci olduğunu gösterir.

    Şeker hastalığı: Tip 2 diyabetlerde insülin direnci olmasa da, bozulmuş glikoz toleransının olması metabolik sendromun ilk aşamasını oluşturur. Bu yüzden insülin direnci aranmaz. Bozulmuş açlık glikozu ile bozulmuş glikoz toleransı bulunan kişilerde şeker hastalığı gelişme riski artar. Bu kişiler pre diyabetik olarak tanımlanır. Tokluk hiperglisemi hastalarda kalp hastalıklarının oluşma riski olarak kabul edilir.

    Hipertansiyon: Hipertansiyonun altında çoğunlukla insülin direnci vardır.

    Dislipidemi: Metabolik sendrom durumunda tligliserit ile LDL kolesterol yüksek, HDL kolesterol düşük olurken, LDL kolesterol genellikle artmaz. İnsülin direnci arttıkça trigliserit oranları yükselir, HDL kolesterol düşer. HDL kolesterol düşüklüğü ve hipertrigliseridemi kişilerde kalp hastalığı riskini arttırır.

    Obezite:  Toplumda genellikle 20 yaş üstü kişilerde % 34 oranında abdominal obezite görüldüğü belirlemiştir. Bu sorun vücutta olan insülin direncinin önemli bir göstergesidir. Fakat insülin direnci olan her hastada obezite görülmeyebilir. Bu nedenle obez olan kişiler mutlaka metabolik sendrom açısından taranmalı, vücut kitle indeksi yerine hastaların bel çevresi ölçümü değerlendirilmelidir.

    Koroner arter hastalığı:  Metabolik sendrom erken dönemde meydana gelen ateroskleroz açısından risk faktörü olarak değerlendirilir. Metabolik sendromu olan kişilerde koroner kalp hastalığı riski 3 kat fazla artış gösterir. Koroner kalp hastalığında ölüm oranı metabolik sendromu olanlarda % 12 seviyelerindeyken, olmayanlardaki oran % 2,2 kadardır.

    Karaciğerde yağlanma (Alkol kullanmayanlarda): İnsülin direncinin olması karaciğerde yağ birikimi, transaminaz yükseklik ve siroza kadar giden bir seyir izler. Obez hastalarda % 75 oranında hepatosteatoz, % 20 oranında steatohepatit, % 2 oranında ise siroz gelişir.

    Polikistik over sendromu: İnsülin direnciyle birlikte hastalarda polikistik over gelişmesi izlenebilir. Bu kişilerde erken yaşta kardiyovasküler hastalıkların gelişme riski yüksektir. Hastaların % 40 ında bozulmuş glikoz toleransı izlenir.

    Subklinik inflamasyon:  Bu hastalarda abdominal obezite, C reaktif protein düzeyleri, trigliserit yüksekliği, kan glikozu, HDL kolesterol düşüklüğü gibi bulgular izlenir. Metabolik sendromu olan hastalarda, C reaktif protein düzeyi arttıkça, kalp hastalığı riski yükselir.

    Metabolik sendrom tedavisi nasıl yapılır?

    Metabolik sendromda tedavinin hedefi, insülin direncinin oluşmasına sebep olan risk faktörlerinin, yaşam tarzı değişiklikleriyle kontrol altına alınmasını ve gerekli şartlarda klinik hedeflere ulaşılması için ilaç tedavisinin yapılmasını içerir. Yaşam tarzı değişimi dışında, metabolik sendromun tedavi edilmesini sağlayacak tek bir ajan bulunmamaktadır. Bunu sağlamak için en uygun tedavi kilo kaybının sağlanması, düzenli egzersiz yapılması, sağlıklı beslenme düzeninin kurulması ve sigara alışkanlığının bırakılması gerekir.

    Kilo kaybı sağlanması: Hastalarda % 5-10 oranında kilo kaybı olması halinde, metabolik sendromun bütün bileşenleri kontrol altına alınabilir.  Hastaların % 7 oranında kilo kaybetmesi ile beraber düzenli olarak fiziksel aktivitede bulunması, 4 yıl içerisinde Tip 2 diyabet gelişme olasılığını % 50 oranında azaltmaktadır. Hastaların diyetlere uyumunu sağlamak için, davranış terapisi yanında uzun süreli takip gerekmektedir.

    Fiziksel aktivite: Hastaların düzenli olarak fiziksel aktivitede bulunması, insülin direncini düzeltmekte, kan yağları, glikoz ve kan basıncını kontrol altına almaktadır. Bunlar sağlandığı takdirde hastalardaki kardiyovasküler fonksiyonlarda da düzelme meydana gelir. Hastaların kilo almaması için, düzenli bir şekilde her gün bir saat kadar fiziksel aktivitede bulunması gerekir. Kardiyovasküler riskin azaltılması için, hastalar her gün düzenli olarak 10.000 adım atmalıdır.

    İnsülin direnci: Hastaların metformin grubu ilaçları kullanması insülin direncini düzeltmektedir. Bu grup ilaçlar anti hiperglisemik etkilere neden olarak iştahı azaltmakta ve kilo kaybına neden olmaktadır. Serum lipitler üzerindeki olumlu etkilerinin yanında, dokulardaki kanser gelişimi riskini azaltmaktadır.

    Tip 2 diyabet hastalığı: Metabolik sendromu olan hastalardaki Tip 2 diyabet hastalığının tedavisinde tercih edilecek ilaçlar insülin direncini azaltacak etki göstermelidir. Bu ilaçların hedefler doğrultusunda glisemik kontrolü sağlamaması halinde, diğer ilaçlarla birlikte kombinasyon yapılabilir. Ataroz ve metformin grubu ilaçların dışında Tip 2 diyabet tedavisinde kullanılacak ilaçlar kilo almaya neden olabilir.

    Dislipidemi:  Fibratlar trigliseriti azaltarak, HDL kolesterol oranını yükseltip kardiyovasküler riskleri kontrol altına alır. Şeker hastalığı ve korner arter hastalığı olduğunda, statinler hedeflenen LDL kolesterol seviyesine ulaşmakta etkili olur. HDL kolesterolün düşüklüğünün kontrol edilmesinde, sigarayı kesmek ve düzenli bir egzersiz programı uygulamak etkili olur.

    Obezite:  Hastalarda yaşam tarzı değişimiyle, ilk 3-6 ay içinde % 5-10 kilo kaybı sağlanamadığında, sibutramin ya da orlistat kullanımı gündeme gelebilir. Morbid obezite hastalarında ise, cerrahi tedavi seçeneğine geçilebilir.

    Hipertansiyon: Bu hastalara uygulanan diyet sırasında tuz kısıtlaması yapılmalıdır. Uygun ilaçların kullanımıyla hipertansiyon kontrol altına alınmalıdır. Bu sayede metabolik sendromun tedavi edilmesi sağlanır. Ancak beta blokerlerin kilo almaya ve HDL kolesterol düşüklüğüne neden olacağı unutulmamalıdır.

     

    4-      MORBİD OBEZİTE NEDEN TEHLİKELİ?

    Kişilerin günlük hayatlarında ihtiyaçlarından daha fazla kalori alması, aldığı fazla kalorileri yakabilmek adına yeterince efor sarf etmemesi doğrultusunda vücutta yer alan yağ miktarı artmaya başlar. Vücutta bu doğrultuda yağlanma oluşması ile birlikte fazla kilo sorunu ortaya çıkmaya başlar. Fazla kilolu olan kişiler hayatlarına sağlıklı bir şekilde devam edebilir. Ancak fazla kilo oranının çeşitli aşamaları mevcuttur. Şişmanlıktan bir kademe daha yukarda olan obezite ve son kademe olan Morbid obezite kişilerin hayatlarına sağlıklı bir şekilde devam edebilmesinin önüne geçer. Ölümcül obezite olarak adlandırılan Morbid kişilerin sahip oldukları fazla kilolar doğrultusunda birçok ölümcül hastalık ile karşı karşıya kalmasına neden olur.

    Morbid olarak adlandırılan ölümcül obezite olan kişiler; yüksek tansiyon hastalığı, şeker hastalığı, kalp ve damar hastalıkları, nefes darlığı, kalp krizi, yürümede ve hareket etmede zorluk çekme gibi birçok hastalık ile karşı karşıya kalmaktadır. Herhangi bir önlem alınmaması durumunda kişilerin iç organları yaşamsal aktiviteleri yeteri kadar gerçekleştirmemesi durumunda ölümcül vakalar ile karşı karşıya kalınabilir. Bundan dolayı kişilerin sağlıklı bir şekilde kilo vermesini sağlayabilmek adına iç hastalıkları uzmanı ile diyetisyenlerin eş zamanlı olarak çalışması önemlidir. Morbid obezitenin tehlikeli olmasının nedeni kişilerin aşırı derecede kilolu olmasıdır. Aşırı derecede kilo olması vücuttaki iç organların sağlıklı bir şekilde işlevlerini yerine getirebilmesi ve iskelet sisteminin sağlığı adına sorunlar oluşturur.

    İskelet yapısı fazla kiloyu taşıyamayacağından dolayı morbid olan kişilerde eklem ağrıları, kireçleme ve yürüyememe gibi sorunlar zamanla oluşur. Hastalığın tedavi edilebilmesi ve ölüm riskinin ortadan kalkabilmesi için mutlaka kişilerin kilo vermesi gerekir. Ölümcül derecede obezite sorunu yaşayan kişilerin kilo verebilmesi için tek başına diyet ve egzersiz yeterli değildir. Kilo verilebilmesi için mutlaka cerrahi operasyonların uygulanması gerekir. Hastaların kilo verebilmesi için uygulanan cerrahi yöntemlere örnek olarak; mide içine takılan balon, midenin kilo verme aşamasında devre dışı bırakıldığı tüp mide ameliyatı, gastrik bypass ve duodenal switch ameliyatları verilebilir. Diyet yöntemi uygulanarak kilo verilebilmesi için öncelikle alınan kalori miktarının sınırlandırılması gerekir. Kalori miktarı her geçen gün biraz daha azaltılarak yavaş yavaş kilo verilmesi sağlanabilir. Morbid obezite olan kişilerin vücutlarında birçok farklı hastalık oluşmaya başladığından dolayı kilo verme aşamasında aynı zamanda hastalıklar de tedavi edilmelidir. Diyet yapılırken kişilerin metabolizmalarında ani değişimler yaşanmaması için ilaç tedavisine başvurulabilir.

    Obezite hastasına egzersizler

    Obezite olan kişiler oldukça zor hareket ettiğinde dolayı, uygulanacak egzersiz programı da o doğrultuda değişkenlik gösterir. Egzersiz programı öncelikle kişinin vücudunu çok fazla zorlamayacak nitelikte olan hareketler ile başlamalı ve kişi kilo vermeye başladıkça daha fazla geliştirilmelidir. Özellikle Morbid obezite tedavisinde en etkili sonucu veren yöntem cerrahi operasyonlardır.

     

    5-      MORBİD OBEZİTE NEDİR?

    Yiyeceklerle alınan enerji miktarı, fiziki aktiviteler ve metabolizma tarafından harcanan enerjiden fazla olduğunda, zamanla vücutta fazla yağ birikmesiyle şişmanlık ya da obezite meydana gelmektedir. Yani normalde olması gerekenden daha fazla kilolu olmak şişmanlık anlamına gelmektedir. Şişmanlığın farklı dereceleri bulunmaktadır. İnsanlar normalin biraz üzerinde olan kilolarla sağlıklı bir yaşam sürebilir. Fakat bu kilolar belli bir seviyenin üzerine çıktığında, sağlığı tehdit etmekle kalmaz ölüme kadar gidecek bir duruma gelinir. Şişmanlığın bu sınıra gelmesi morbid obezite olarak tanımlanmaktadır. Obezite estetik bir sorun olmaktan ziyade, bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Dünyada ve ülkemizde obezite giderek artış göstermekte ve bununla mücadele için ciddi bütçe ayrılmaktadır. Obez olan hastalar üretici olmaktan çok tüketici konumundadır. Ülkemizde kadınların üçte birinin, erkeklerin ise beşte birinin obez olduğu belirlenmiştir. Ayrıca şişmanlığın eğitim seviyesi ile yakından ilgili olduğu belirlenmiştir.

    Morbid obezite sebepleri nelerdir?

    ·         Kalıtsal faktörler

    ·         Metabolizma değişimleri

    ·         Medikasyona bağlı şişmanlıklar

    ·         Aşırı miktarda yemek yenmesi

    ·         Hareketsiz bir yaşam sürem ve egzersiz azlığı

    Hangi insanlar şişman olarak değerlendirilir?

    Bilimsel olarak şişmanlığın sınırları belirlenmiştir. Şişmanlığın ölçümü için kullanılan yöntemde vücut kitle indeksi ve bel çevresi ölçümü değerlendirilmektedir. Vücut kitle indeksi (VKİ), vücut ağırlığının (kg) boyun (mt) karesine bölünmesi sonucunda (kg/m2) alınan sonuçtur. Bu yöntem sık kullanılmasına rağmen hamilelerde, çocuklarda ve kaslı bir yapıya sahip olan kişilerde yanıltıcı sonuçlar vermektedir. Kişiler vücut kitle indeksine göre zayıf, normal kilolu, fazla kilolu ve şişman olarak sınıflandırılmaktadır.

    Bel çevresi ölçümü neden önemlidir?

    Vücut kitle indeksi vücutta olan yağ miktarı hakkında genel bir bilgi vermektedir. Fakat vücutta olan yağ miktarının hangi bölgelerde biriktiği de önemlidir. Vücutta karın bölümünde biriken yağlar, kalça ve diğer yerlerde biriken yağlardan daha önemlidir. Bu yüzden şişmanlığın değerlendirilmesinde, bel çevresi ölçülmelidir. Kişinin kilosunun fazla olması akciğer hastalıkları, kalp hastalıkları gibi önemli rahatsızlıklarla ilgili risk oranını yükseltmektedir.

    ·         Bel çevresi ölçümü erkeklerde 94 cm olduğunda artmış riskten, 102 cm olduğunda yüksek riskten bahsedilmektedir.

    ·         Bel çevresi ölçümü kadınlarda 80 cm olduğunda artmış riskten, 88 cm olduğunda yüksek riskten bahsedilmektedir.

    Şişmanlık zararlı mı?

    Şişmanlık kişilerde kalp ve damar sistemi, solunum sistemi, hormonal sistem, iskelet sistemi, sindirim sistemi ve genital sistemi etkisi altına alarak, önemli hastalıklar açısından risk oluşturmaktadır. Yüksek tansiyon, kalp krizi, şeker hastalığı, eklem rahatsızlıkları, solunum rahatsızlıkları, kısırlık, adet düzensizlikleri, safra kesesi hastalıkları, kanser türleri, iktidarsızlık gibi hastalıkların bir sebebi de obezitedir. Şişmanlık vücuttaki tüm organları etkileyebilen bir rahatsızlıktır.

    Obez kişinin taşıdığı riskler nelerdir?

    Obez kişi normal kilolu kişilere göre 6 kat daha fazla nörolojik bozukluk, 5 kat fazla hipertansiyon, 5 kat fazla Tip2 diyabet, 2 kat daha fazla hiperkolesterolemi, 2 kat fazla osteoartrit yaşamaya meyilli olur.

    Morbid Obezitenin cerrahi dışı tedavisi nasıl olur?

    ·         Uygulanan diyetler

    ·         İlaçlar

    ·         Hormonal tedavi uygulamaları

    ·         Yemek yeme alışkanlıklarının değiştirilmesi

    ·         Egzersiz programı uygulanması

    Bu uygulamalar kişilere uzun dönemde kilo verdirebilir. Ancak verilen kiloların belli sürede geri alınması nedeniyle, morbid obezite hastaları açısından başarı yüzdesi istenen düzeye ulaşmamaktadır.

    Hızlı kilo verme sakıncalı mıdır?

    Şişman kişiler kısa zamanda kilo verebilmek için vücudu yıpratan sportif aktivitelere ya da aşırı ve hızlı kilo verdiren diyetlere başvuruyorlar. Bu çabalar vücudun metabolizması üzerinde olumsuz etki yaptığı gibi, bütün dengeleri bozmaktadır. Sağlıklı bir diyetle verilen kilolar ayda 2 kg olmalıdır. Bunun yanında fiziki aktivitelerin düzenli yapılması gerekir. Obez olan kişiler doktor kontrolünde aylık 4 kg olacak şekilde kilo verebilirler. Herkese farklı bir şekilde diyet programı hazırlanmalıdır.

    Morbid obezitenin diyetle kontrol altına alınmasında nelere dikkat edilmelidir?

    Kişilerin önce enerji alımının kısıtlanması gerekmektedir. Günlük alınan kalori miktarı 500-1000 Kcal azaltılmalıdır. Bu şekilde şişman kişiler ortalama olarak haftada 0,5 kg kilo verebilirler. Bu düzenleme ideal kilo verme hızıdır. Günlük alınan kalori miktarı azaltılmalı, fakat 800 Kcal altına düşülmemelidir. Bu belirlenirken günlük istirahat enerjisiyle, bazal metabolizma gibi hesapların değerlendirilmesi gerekir. Bunların uzmanlar tarafından yapılması daha faydalı bir çalışma olur. Uygun bir diyette alınan enerjinin % 30 oranı yağlardan meydana gelmeli, kalan bölümü sebze ve meyveler oluşturmalıdır. Besin alımının azaltılması ya da egzersizlerin arttırılmasıyla sağlanan 250-500 Kcal günlük enerji azalması haftada 0,50 kg kilo verilmesini sağlayacaktır. Düşük kalorilik diyetler başta fazla kilo verilmesine neden olur. Ancak bu diyetler uzun süre devam ettirilemez. Yeniden verilen kiloların alınması kaçınılmazdır. Bu yüzden bu diyetler fazla tavsiye edilmemektedir. Bu tür diyetler 12-16 haftadan daha fazla uygulanmamalıdır. Hastalar tıbbi sorunlara karşı gözetim altında tutulmalıdır. Kısa sürede fazla kilo vermek için aşırı diyet yapılması ya da vücudu yıpratan egzersizler uygulanması son derece yanlıştır. Hızla verilen kilolar, hızla geri alınmaktadır.

    Morbid obezite tedavisinde ilaç kullanımı nasıl olur?

    Diyet ve egzersiz uygulamalarının uyumunu sağlayan ilaç tedavileri faydalı olabilir. Fakat ilaç tedavisi tek başına faydalı bir uygulama değildir. İlaç tedavisi obeziteye bağlı hastalıkların olması halinde uygulanmalıdır. Bunun dışında18 yaşından küçüklerde, kontrolsüz hipertansiyon hastalarında, psikiyatrik hastalıklarda ilaçlar kullanılmamalıdır.

    Morbid Obezitenin genel cerrahiyle ilişkisi nedir?

    Vücut kitle indeksi 35-40 üzerinde olanlar, bunun yanı sıra hastalıkları bulunanlar ve diğer tedavilere rağmen kilo veremeyenler için cerrahi yöntemler uygulanmalıdır. Bu işlemler genel cerrahi bölümünde yapılmaktadır. Cerrahi girişimlerle hastalarda % 40 ile % 70 oranında kilo kaybı olabilir.

    Hangi hastalara cerrahi girişim yapılmaktadır?

    Hastalığın cerrahi yolla tedavisine başlamadan önce, hastaların çeşitli tetkiklerinin yapılması gerekir. Yaşamını tehdit eden bu şişmanlığın altında yatan bir hastalık olup, olmadığı araştırılmalıdır. Bunun tespit edilmesi halinde hastalığın tedavisi yapılmalıdır. Cerrahi girişim için seçilecek hastalarda;

    ·         Vücut kitle indeksi 40 olmalı

    ·         Vücut kitle indeksi 30-40 arasındaysa, şeker hastalığı, hipertansiyon, uyku apnesi olmalı

    ·         Hastanın yaşı 18 ile 60 yaş arasında olmalı

    ·         Var olan Obezitenin en az 3 yıldır olması

    ·         Hastanın hormonal bir rahatsızlığının olmaması

    ·         Alkol, uyuşturucu ve ilaç bağımlılığı olmamalı

    ·         Kabul edilebilir ameliyat riskinin olması gerekir.

    Morbid obezite için uygulanan cerrahi girişimler nelerdir?

    ·         Ayarlanabilir silikon mide bandı

    ·         Vertikal gastroplasti

    ·         Mide içi balon uygulaması

    ·         Midenin devre dışı bırakıldığı ameliyatlar

    ·         Besinlerin bağırsakta emilimini azaltan cerrahi uygulamalar

     

    6-      OBEZİTE TÜRLERİ NELERDİR?

    Obezite hastalığı

    Gereken miktardan fazla alınan besinlerin, vücut içerisinde depolanmasına yol açarak normallerin üzerinde kilo alma  sonucu ortaya çıkaran kronik hastalığa obezite denir. Alınan enerji miktarının, tüketilen enerji miktarından yüksek olduğu durumlarda görülür. Kişinin yaşam süresini ve kalitesini oldukça azaltır. Fizyolojik hastalıkların yanı sıra, kişi üzerinde psikolojik sorunlara da yol açar. Obeziteye neden olan faktörler tam anlamıyla belirlenememektedir. Kaliteli uyuyamamak bile obeziteye neden olan faktörlerdendir. Uykuda soluk durması problemiyle karşı karşıya kalan kişilerin yaklaşık %80′i normal kiloların üzerinde olduğu tespit edilmiştir.
    Genellikle aşırı ve yanlış düzende beslenme, fiziksel aktivitenin alınan besin miktarı karşısında yetersiz olma durumu obeziteye yol açan önemli etkilerdir. Daha önceki zamanlarda sadece yüksek gelirli kişiler ve ülkelerde sıkça rastlanan bir problem olarak görülmesine karşın, günümüzde gelir düzeyi farketmeksizin görülebilmektedir. Ülkemizde de obezite son zamanlarda artış göstererek ilerlemektedir. Ortalama üç kadından biri ve yaklaşık olarak beş erkekten biri obezite sınırları içerisindedir.

    Obezite Hangi Hastalıklara Yol Açar?

    • Kanser türevleri
    • Solunum rahatsızlıkları
    • Kardiyolojik hastalıklar
    • Yüksek kolesterol
    • Yüksek tansiyon
    • Safra kesesi hastalıkları
    • Diyabet
    • Kısırlık
    • Eklem hastalıkları
    • Adet düzensizlikleri
    • İktidarsızlık

    Obezite Nasıl Ölçümlenir?

    Obezitenin teşhisi beden kitle indeksi ile ölçümlenmektedir. Beden kitle indeksi, kişinin kilogram biçimindeki ağırlığını, boy uzunluğunun karesine bölünmesiyle ortaya çıkmaktadır. Bu hesaplamaya göre beden kitle indeksi:

    18,5 kg/m²'nin altında olan kişiler; zayıf

    18.5 – 24,9 kg/m² arasında olan kişiler; normal kilolu

    25 – 29,9 kg/m² arasında olan kişiler; fazla kilolu

    30 – 39,9 kg/m² arasında olan kişiler; obez

    40 kg/m²'nin üzerinde olan kişiler; ileri derecede obez olarak tanımlanmaktadır.

    Beden kitle indeksinden sonra bel çevresinin ölçümü de, obezite riskinin olup olmadığı hakkında bilgi verir. Bunun yanı sıra yağ dokusu, vücuttaki tüm sistemleri oldukça etkileyen hormonal ve kimyasal maddeler de salgılamaktadır. Bu salgılar, obeziteyi tetikleyerek, doyma sınırını en üst düzeye çeker. Yağ dokusunun vücudun hangi bölgesinde toplanmış olduğu da önem taşır. Göbek çevresinde birikmiş olan yağ, basen ve kalça bölgesinde birikmiş olan yağ kitlesinden daha tehlikeli sonuçlar ortaya çıkarabilmektedir. Bu da özellikle kalp hastalıklarında olumsuz sonuçlar meydana getirir. Erkeklerde bel çevresi 94 cm, kadınlarda ise 102 cm'yi aşması durumunda yüksek oranda risk görülebilir. Tüm bu etmenlerin yanında, metabolizmanın hız ölçümü ve ayrıntılı vücut analizleri yapılarak kişinin obezite riski hakkında tanı konulmaktadır.

    Obezite Türleri Nelerdir?

    Obezite oluşum biçimindeki farklılıklar ve her hastalıktaki bulguların aynı olmaması sebebiyle değişik biçimlerde sınıflandırılmıştır.

    1- Yağ Dağılımına Göre

    • Santral (Erkek Tipi) Obezite: Bu tür obezite; elma tipi, abdominal, kayış ya da kemer üstü, ve merkezi şişmanlık olarak bilinmektedir. Santral obezitede birim başına düşen yağ hücresi miktarı olduğundan daha yüksektir. Yağlar kollar ve bacaklardan çok, gövde ve karın bölgesinde toplanır. Metabolik hastalıklara en sık bu obezite tipi neden olmaktadır. Bel çevresinde oluşan yağlanma, iç organlara da zarar verebilir. Başlıca kanser hastalıkları, şeker hastalığı, karaciğer yağlanması ve kalp rahatsızlıklarına yakalanma riskini oldukça fazladır. Yaşam kalitesini ve yaşam süresini düşürür.
    • Subkutanöz (Kadın Tipi) Obezite: Glutefemoral, kemer tipi, cilt altı, kadın tipi (jineoid), kemer altı, armut tipi gibi çeşitli isimlerle adlandırılan obezite türüdür. Bu tür obezitede, yağların birçoğu cilt altında ve kalça bölgesinde birikir. Kadınlarda yağların toplanma şekli en çok basen veya kalçada olduğu için, bu tür şişmanlığı oluşturur. Erkek tipi obeziteye oranla riskleri ve tehlikeleri daha azdır. Kalp ve damar hastalıkları, yüksek tansiyon ya da şeker hastalığı yaşanma oranı daha az görülmektedir.

    2-Obezitenin Başlama Yaşına Göre

    • Hipersellüler Obezite: Çocukluk çağında görülen obezite tipidir. Vücutta yağ bulunduran hücre sayısının artması ile meydana gelmektedir.
    • Hiperplastik Obezite: Erişkinlerde görülen obezite tipidir. Vücuttaki yağ depolayan hücreleyen hacminin artması ile meydana gelir. Hücrelerin hacminin artmasına rağmen, hücre sayısında herhangi bir değişiklik olmamaktadır.

    3- Ortaya Çıkış Nedenine Göre

    • Genetik Obezite: Obezitenin oluşmasında başlıca etmen genetiktir. Yapılan incelemelerle, kişinin ailesinde obez kimsenin bulunması, kişinin fazla kilolu olma ihtimalinin yaklaşık olarak %8 olduğu belirlenmiştir. "Tutumlu gen" olarak adlandırılan, genetik olarak nesilden nesile aktarılan bu geni taşıyan kişiler; besinlerden alınan yağ ve kalorilerin depolanmasına olanak sağlamaktadır. Bu durum, kişide kronik obezite ve buna bağlı olarak birtakım hastalıkların çıkmasında oldukça etkilidir. Ayrıca doğuştan olmayan, zamanla daha sonradan oluşabilen gen mutasyonları da obezite için sebep olmaktadır. Fakat buna bağlı obezitenin görülme olasılığı daha az bir ihtimal olmuştur. Kişilerin doğuştan kazanmış olduğu genler obezite üzerinde daha etkilidir.
    • Basit Obezite:  Ekzojen obezite, idyopatik ya da primer obezite olarak tanımlanabilen aşırı şişmanlık durumudur. Obez kişilerin büyük bir bölümü bu grup içerisindedir. Şişmanlığın altında yatan, obeziteye sebep herhangi bir olasılık ya da semptom görülmez. Beslenme tipindeki yanlışlar sonucu meydana gelir. Bu tip obezitede bulunan kişilerin genelde fazla şeker miktarı içeren gıdalarla ve hazır yiyeceklerle beslendiği gözlemlenmektedir. Çocukluk döneminde bu tip obeziteyle karşı karşıya olan kişilerin büyümeleri erken sonlanır. Bu sebeple boy ortalamaları da yaşıtlarına göre daha düşük olmaktadır.
    • Sekonder Obezite: Basit obeziteye göre görülme sıklığı daha enderdir. Çocukluk döneminde ortaya çıkan endokrin hastalıklar, genetik sorunlar, kullanılan ilaçlar ya da bazı tümörler sebebiyle meydana gelir. Genellikle gövde bölümünde yağ depolanması görülür. Kişinin kilo almasıyla birlikte yüksek tansiyon, şeker hastalığı, aşırı tüylenme, kadınlarda adet görememe, pletore, yanak bölgesinde aşırı şişkinlik ve ense bölgesinde yağ birikimi gibi sorunlar da beraberinde gelir. Çocuklarda boy uzaması erken zamanda durmaya başlar. Büyüme hormonundaki eksiklik ve tiroid bezlerinin yeteri kadar çalışmaması da obeziteye sebep olan etmenlerdir.

    Obeziteyi Önleyecek Öneriler

    • Kalori alımının mümkün olduğu kadar en aza indirgenmelidir.
    • Fiziksel aktivite ve egzersiz artırılmalıdır. Yakın olan yerlere yürüyerek gitmek fayda sağlamaktadır.
    • Yiyeceklerdeki yağ oranı ve karbonhidrat alımını azaltarak, lifli ve tam tahıllı gıdalar tüketilmelidir.
    • Ağır yiyecekler yerine, sebze meyve tüketimi artırılmalıdır.
    • Geç saatlerde özellikle hazır gıdalar başta olmak üzere yiyecek tüketmekten kaçınılmalıdır.
    • Fast food türü yiyeceklerden uzak durulmalı, kola ve gazoz gibi yüksek miktarda şeker içeren içecekler mümkün oldukça azaltılmalıdır.
    • Bebeklerin anne sütüyle beslenmesine önem verilmelidir.
    • Yemekler acıkılan zamanlarda ve yavaş yavaş yenilmelidir.
    • Günde yaklaşık 2 litre su tüketmek oldukça önemlidir.
    • Kahvaltı öğünü atlanmamalı, her sabah sağlıklı bir kahvaltı mutlaka yapılmalıdır.
    • Kilo alımının fazla olduğu düşünüldüğü takdirde bir diyetisyene başvurulmalıdır.
    • Kızartma, kavurma tipi yemeklerden kaçınılmalı, onun yerine haşlama ya da ızgara tipi yiyecekler tüketilmelidir.
    • Aşırı miktarda beyaz ekmek tüketmek yerine, makul ölçülerde tahıl ekmekleri tercih edilmelidir.
    • Çok miktarda acıkmayı beklemeden, ana öğünlerin arasına küçük porsiyonlarda ara öğünler eklenmelidir.

    7-      OBEZİTENİN OLASI SONUÇLARI NELERDİR?

    Obezite hastalığı, vücut kitle indeksinin yani BMI'nın 30′un üzerinde olması ve tedavi edilmesi gereken şişmanlığa verilen isimdir.

    Obeziteye yol açan etkenler nedenlerdir?

    Aşırı ve düzensiz beslenmek, fiziksel aktivitelerin oldukça az olması obeziteye yol açabilecek sorunların başında gelir.
    Obezite probleminin en önemli faktörleri  düzenli beslenmenin olmaması ve spor yapmamaktır.
    Bunların dışında ise genetik, çevresel, nörolojik , fizyolojik, biyokimyasal , sosyokültürel , ve psikolojik gibi bir çok etkenler birbiri ile ilişkili bir şekilde obezite hastalığı ile karşı karşıya kalmaya yol açabilir.
    Özellikle çocukluk döneminde obezite hastalığına yakalanma ihtimalleri ne yazık ki daha fazla olmaktadır. Buna sebep olarak da çevresel ve psikolojik etkenler gösterilmektedir.

    • Düzenli olmayan ve aşırı beslenme
    • Yetersiz spor ve fiziksel aktivite
    • Yaş
    • Cinsiyet
    • Eğitim Düzeyi
    • Sosyokültürel etmenler
    • Gelir durumu
    • Hormonal ve metabolik etmenler
    • Genetik etmenler
    • Psikolojik sorunlar
    • Sık sık sağlıksız beslenme düzenleri ile rejim yapmak.olarak düşük enerjili diyetler yapma
    • Sigara ve alkol tüketimi
    • Doğum yapma

    Yapılan araştırmalar ve çalışmalara göre anne sütü ile beslenen bebeklerde, anne sütü ile beslenmeyen bebeklere nazaran çok daha düşük bir oranda obezite hastalığı çıkmaktadır.

    Obezite hastalığının neticeleri ve yol açtığı olası sağlık sorunları nelerdir?

    Obezite; vücut sistemleri (endokrin sistem, kardiyovasküler sistem, solunum sistemi, gastrointestinal sistem, deri, genitoüriner sistem, kas iskelet sistemi) üzerinde oldukça ciddi problemlere yol açmakla birlikte metabolik sendrom denilen; hipertansiyon, yüksek kolestrol, kalp ve damar problemleri gibi yine oldukça ciddi hastalıkları da beraberinde getirir.

    Obezitenin yol açtığı sağlık problemleri ve risk faktörleri :

    • İnsülin direnci – Hiperinsülinemi
    • Tip 2 Diyabet
    • Hipertansiyon
    • Koroner arter hastalığı
    • Hiperlipidemi – Hipertrigliseridemi
    • Metabolik sendrom
    • Safra kesesi hastalıkları
    • Bazı kanser türleri
    • Osteoartrit
    • Felç
    • Uyku apnesi
    • Karaciğer yağlanması
    • Astım
    • Solunum zorluğu
    • Hamilelik komplikasyonları
    • Menstruasyon düzensizlikleri
    • Aşırı kıllanma
    • Ameliyat risklerinin artması
    • Psikolojik problemler (Anoreksiya nevroza ya da Blumia nevroza, Binge eating -tıkınırcasına yeme-,  gece yeme sendromu gibi problemler meydana gelebilir )
    • Topluma ayak uydurmada zorluk yaşama

    Obezite, vücuttaki yağ oranının düzenli olmayan artışına yol açan hormonlarla, genetik olarak eğimli olmaya ve yanlış beslenme alışkanlıklarıyla doğru orantılı olan bir hastalıktır.
    Son zamanlarda obezitenin bu denli büyük ivedikle artmasının en büyük sebepleri, endüstriyel ilerlemenin yanında fiziksel güce dayalı bir hayat tarzından, hareketsiz yaşama geçiş ile düşük kalorili besinlerin tüketiminden, ulaşılabilirliliği artan ve daha ekonomik olan, tüketimi  reklamlarla özendirilen bol kalorili, yüksek şeker ve yağ içeren gıdaların besinlerin tüketimine olan geçiştir.
    Özellikle genetik açıdan bir yakınlığı olan kişiler, ailesinde obezite geçmişi bulunan kişilerde bu etkilerin neticeleri daha hızlı ortaya çıkmaktadır.
    Enerji dengesi, enerji alımının tüketimden fazla olduğu koşullarda ortaya çıkar. Bu dengeyi yeniden sağlamak için diyet ve egzersiz gibi etkenlere başvurmak gerekir.
    İnsanların yaşayış tarzındaki değişiklikler, televizyon ya da bilgisayar başında fazla vakit geçirmeleri, hareketli olmayan bir yaşam tarzını kanıksamaları, öğün aralarında yüksek enerjili besinleri tüketmeleri ve fast food adı verilen tost, sandviç hamburger, patates kızartması, pizza vb. gıdaların tüketimini artırmaları, alkol kullanımı şişmanlığın en büyük sebepleri arasındadır.

    Tüm bunların dışında hastanın geçirdiği evrelerde yemek yemeye ve şişmanlamaya olan eğilimde oldukça önem teşkil eder. Misalen, hamilelikteki doğru olmayan beslenme ile beraber kendini gösteren fazla kilo artışı, ergenlik döneminde ve menopoz döneminde olan kişilerin kilo alma eğilimlerindeki artış ileri zamanlarda obezite ihtimalini arttırır.
    Vücudun gereksinimi olandan daha fazla kalori alması sebebiyle ortaya çıkan obezite hastalığı bugün neredeyse 6 erkekten ve 4 kadından birinde karşılaşılan bir hastalık olmuştur. Obezite tedavi edilmediği sürece zaman ilerledikçe şiddetini arttırmaya devam edecek ve oldukça ciddi neticeler ortaya çıkartacaktır.

    Obezitenin sonuçları içinde kalp ve damar hastalıkları ile Tip 2 diyabet başı çeken hastalıklardır. Damar tıkanıklığı, inme ve inmeye bağlı felç gibi ciddi problemler obezitenin yol açtığı sorunlardandır. Bunların yanı sıra obezite hastalığının neticeleri içinde karaciğer yağlanması, eklem rahatsızlıkları, tansiyon yükselmesi ve uyku apnesi de bulunmaktadır

    Obezitenin Yol açabileceği sağlık problemleri nelerdir?

    1) Obezite, sağlıklı olmayan bir kalp ve sağlıklı olmayan bir dolaşım sistemine yol açabilir: Obezitenin kalp hastalıkları, hipertansiyon, kalp krizi risklerini arttırdığı da bilinen bir tıbbi veridir. Özellikle kadınlarda, obezite kalp hastalıkları ihtimalini yükselten üçüncü en önemli etkendir.

    2) Obezite, bazı kanser türlerine yakalanma riskini arttırabilir: Obezitenin; kadınlarda meme, yumurtalık ve rahim, erkeklerde ise kalın barsak, prostat ve rektum kanseri riskini arttırdığı da bilimsel verilerle kanıtlanmış bir gerçektir.

    3) Obezite, osteoartrit riskini artıran özelliklere sahiptir: Obezitenin en bilinen olumsuz etkilerinden bir diğeri de, dizler başta olmak üzere eklemlerde belli bir hasara neden olmasıdır. Bu ileriki zamanlarda osteoartrit riskini arttırabilir. Kalp hastalıklarında, karında toplanmış olan yağ miktarı daha önemli bir risk etkeni iken, osteoartritin meydana çıkma riski vücutta yer alan yağ miktarının olması gerekenden fazla olması durumunda fazlalaşır.

    4) Obezite, safra taşının meydana gelmesine yol açabilir: Obezite hastalığından mustarip bireylerde safra kesesinde yer alan kolesterol miktarı, safra asidi oranına göre fazla olduğundan dolayı safra taşı oluşumu riski bu kişilerde artabilir.

    5) Obezite, hastanın nefesinin daralmasına neden olabilir: Obezite hastalığından mustarip bireylerde, solunumda güçlük çekme ve uyku apnesi (uykuda nefes almanın belirli süre ile kesilmesi) ya da horlama problemleri sık karşılaşılan sağlık sorunlarından olmaktadır.

    6) Obezite, üreme sistemi ile ilgili problemlere yol açabilir: Obezitenin kadın ve erkeklerde hormonal dengede değişiklikler meydana getirdiği ve bununla ilişkili olarak üreme sağlığını olumsuz etkileyebileceği bilinen faktörler arasındadır.

    7) Obezite, gebelik döneminde bazı problemlere sebep olabilir: Şişman hamilelik yaşayanlarda, gebeliğe bağlı bazı rahatsızlıkların meydana gelme riski, normal kilosunda olan kadınlara nazaran daha fazladır.

    8) Obezite hastalığı, psikolojiyi de olumsuz yönde etkileyebilir: Çevreden kilo verme ile ilgili sosyal baskı olması veya hastanın kiloları sebebi ile kendini beğenmemesi, şişman kişilerde depresyonun ortaya çıkma riskini oldukça arttıran etmenlerdendir.

     

    8-      METABOLİK SENDROM VE OBEZİTE HASTALIĞI

    Obezite testi nasıl yapılır?

    Obezite hastalığı, tedavi edilmesi gereken şişmanlık olarak tanımlanır. Tedavi edilme gerekliliği bulunan şişmanlığın ölçüsü ise vücut kütle indeksi (VKİ) ya da body mass index (BMI) ismi ile anılan bir obezite testi ile saptanır. İnsan kilosunu iki kere boyun uzunluğuna böleriz. ÇIkan sonuç ise, kişinin BMI'sini verir. Birimi kg/m2 olarak yazılır.

    BMI =  kilo / boy x boy

    kg/m2 = kg / metre x metre

    Sağlıklı kişilerin vücut kitle indeksi yani, BMI değeri 20-24.9 kg/m2  arasında seyreder. 25 kg/m2  ile 29.9 kg/m2  arası değerler ise, fazla kilolu olarak geçer. Şayet vücut kitle indeksi 30 kg/m2′den fazla ise o zaman, kişinin şişmanlığı kişi için bir risk oluşturmaya başlamış manasına gelir. Bu seviyeye ulaşmış bir fazla kiloluluk söz konusu ise, tedavi kesinlikle gündeme gelmesi gereken bir konudur. Bunun sebebi ise, obezite (tedavi gerektiren şişmanlık) tek başına devam eden bir hastalık değildir.

    BMI  (kg/m2) Vücut Tipi
    ≤ 19.9 Zayıf
    20 – 24.9 Normal
    25 – 29.9 Fazla Kilolu (Gürbüz)
    30 – 40 Obezite (tedavi edilecek şişmanlık)
    ≥ 40 Morbid Obezite (ölümcül şişmanlık)

    Obezitenin yol açtığı hastalıklar

    Obezitenin direk olarak yol açtığı önemli hastalıklar içinde; şeker hastalığı (Tip 2 Diyabet), kalp hastalıkları, kalp krizi, inme, damar tıkanıklıkları, kemik erimesi (osteoporoz), eklem hastalıkları ve kireçlenmeler, uyku-apne sendromu (uykuda nefesin durması), kötü kolesterolde artış, hipertansiyon, astım ve kanser gibi hastalıklar bulunur. Obezite sebep açtığı bu problemler sebebi ile Dünya çapında milyarlarca dolar tedavi maliyetlerine yol açmaktadır. Obezite hastalığının değerlendirilmesinde yalnız başına BMİ yeterli olan bir yöntem değildir. Bunun sebebi ise, vücut kitle indeksinin yağ depolarının dağılımını göstermemesidir. Obezite hastalığının metabolik sendrom bakımından riskini yağlanmanın karın içinde yoğunlaşması belirler. Bunu anlamanın en kolay yolu karın çevresinin ölçülmesinde yatar.

    Göbek deliği doğrultusundan uygulanan karın çevresi ölçümü kadında 88 cm, erkekde 102 cm ya da daha fazla olması durumunda metabolik sendrom riskinin bulunduğunu anlayabiliriz. Karın içi yağlanmaya abdominal obezite ismi verilir. Abdominal obezite diğer bir deyişle elma tipi şişmanlık olarak da geçer. Abdominal obezite yükselmiş insülin direnci, kalp hastalıkları ve damar tıkanıklığı (ateroskleroz) ile direkt olarak alakalıdır. Aterosklerotik Dislipidemi (Tıkayıcı damar hastalığına neden olan kolesterol bozuklukları) riskini artıran durumlar, Trigliserit ve kötü kolesterol (LDL) oranında artış ve iyi kolesterol (HDL) oranında düşüştür. Abdominal obezite, bu kolesterol bozuklukları için yüksek risk açısından oldukça etken bir rol oynar.

    Abdominal obezite

    Abdominal obezite sorununa sahip olan kişilerin karın içinde bulunan, ilk başta karaciğer olmak üzere tüm organlarında çok fazla yağlanma meydana gelir. Yağlı karaciğer bozukluğu çok hafif kilo fazlalığında dahi ortaya çıkar. Bu, sorunun önemli olmadığını gösteren bir durum değildir. Tam aksi olarak obezitenin ortaya çıkmaya başladığı en erken dönemlerde yağlanmanın başladığını ve ivedikle ilerleyerek organlara hasar verebileceğinin belirtilerini vermesi bakımından önem teşkil eder.

    Metabolik Sendrom

    İlk olarak 1988 senesinde Raeven, İnsülin Direnci Sendromu ismi ile bir grup metabolik hastalığın beraber baş göstermesini tanımladı. Bunun ardından pıhtılaşma eğilimli, şeker hastalığına eğilimli, damar tıkanıklığına eğilimli bu hastalıkların tümü Metabolik Sendrom olarak geçmeye başladı. Metabolik Sendromun erken teşhisi gözden kaçırılmayacak kadar çok önem teşkil eder. Bunun sebebi metabolik sendrom kalp krizinden dolayı olan ölümleri 4 misliyle arttırır.

    Obezite hastalığı, yalnız başına insülin direnci ve kötü kolesterolde artışa yol açması hasebiyle metabolik sendromun temelinde yer alan en mühim sebeptir. Obezite hastalığı olan her kişi metabolik sendrom için çok yüksek risk grubunda girerler. Hiçbir şikayeti, rahatsızlığı bulunmayan, hatta testlerde dahi hiçbir anormallik görülemeyen hastalar mevcuttur.  Bu haldeki obezite hastalarına, sağlıklı obez ismi verilir. Ancak, bu kavram biraz gelip geçici olarak kabul edilir. Bunun sebebi obezite, er ya da geç insülin direncine yol açan bir sorundur. İnsülin direnci bir kere ortaya çıkmasının ardından, şayet obezite devam ediyor ise, adeta çığ gibi büyüyerek ivedikle Tip 2 Diyabet ve Metabolik Sendroma sebep olacaktır. Bu sebeple sağlıklı obez olarak geçen hastalarda tıpkı klinik belirtilere yol açan obezite hastaları gibi tedavi programına tabii tutulmalıdır.

    Fazla kilolarına rağmen kan yağları, kan şekeri ve tansiyon normal haliyle seyrediyor olabilir. Hatta hareketli bir yaşam tarzına dahil olunsa bile, değerler normal olabilir. Ancak akıldan çıkarılmaması gereken, bunun geçici bir dönem olduğudur. Bu süreçte ihtiyaç duyulan önlemler alınmaz ise, insülin direnci ve şeker hastalığı hızla kişide baş göstermeye başlayacaktır. Metabolik Sendrom, bu halin kaçınılmaz sonudur.

    Obezitede erken tedavi ve önemi

    Obezitenin en erken evresinde, en etkin ve kalıcı tedavi var olan ya da olabilecek tüm riskleri tamamen ortadan kaldıracaktır. Hayat tarzını değiştirmek, sağlıklı ve düşük kalorili beslenme diyetleri ile egzersiz programları beraber ve iradeli şekilde uygulandığında bu problemler tümden düzelebilir. Bu düzen devam ettirildiği taktirde de bu düzelme korunmaya devam eder. Fakat obezite ya da morbid obezitesi olan hastaların neredeyse her on tanesinden birisi bu başarıyı yakalayabilmektedir. Geri kalan dokuz kişi ya bu diyetlere uyamaz, ya da kaybettiği kiloları bir seneden daha az bir vakit içinde geri almaktadır. Bu stabil olmayan durumlar, insülin direncini güçlendirir ve şeker hastalığı ile metabolik sendroma doğru yol alışı hızlandırır. Bunların yanında kilo alıp vermeler hastaların moral ve motivasyonlarını da olumsuz etkileyen bir durumdur.

    Egzersiz programları kalıcı bir çözüm değil

    Obezite ve obeziteyle alakalı problemlerin çözümü adına diyet ve egzersiz programları sınırlı bir başarı oranına sahip olsa da, kalıcı ve uzun vadeli çözümler üretmekten oldukça uzaktır. Bu programların ardından, devamlı kullanılan çoklu ilaç tedavileri de tolerans gelişimleri sebebi ile git gide daha yüksek dozlar ve yan etkiler ile etkinliklerini kaybederler. Bu hastalar artık bütün tedavilerini almış, bütün yöntemleri denenmiş ve başarılı olamamış cerrahi tedavi için yönlendirilmektedirler. Bu denli geç kalındığında elbette ki birçok kalıcı hasar da meydana gelmiş olur.  Bu evrede dahi metabolik cerrahinin avantajlı tarafları varolan tüm ilaç tedavilerinden daha fazla olmaktadır.

    Obezite problemi mevcut ise ve doktorun hastaya insülin direncinden söz etmiş, hatta ilaç tedavisine başlamayı tavsiye etmiş ise artık düşünmenin doğru olacağına dair sinyaller alınmaya başlanmış demektir. İlaçlar ve diyetler arasında gidip gelerek seneler kaybetmek mi, yoksa kesin ve kalıcı çözüm için cerrahiyi seçmek mi? Bu da kişiye kalmış bir karardır.

    Şayet hastanın iradesi güçlü ve elde ettiği başarıları koruyacak seviyede ise, o halde kişiye doğrudan cerrahi yöntem önerilmez. Diyet ve egzersiz ile başarı sağayacak denli kilo kaybı mümkündür ve metabolik sendromu tamamen kontrol altına almak mümkündür. Bu başarılar, elde edildikten sonra dahi korunabiliyor ise, ideal tedavi hasta tarafından tek başına başarılmış demektir.

    Ancak herkes bu iradeyi göstermekte başarılı olamayabilir. Bu oldukça güç bir durumdur ve kişiler iradelerine yenik düşebilirler.

    O zaman obezite ve metabolik cerrahi hasta için ideal tedavi olacaktır.

    Ne Tür Şişmanlık Önem Taşır?

    Şişmanlık her insanda aynı biçimde karşılaşılan bir durum değildir. Yani kısaca, aşırı yağ birikimi her kişede aynı şekilde meydana gelmez. Bu sebeple metabolik sendrom bakımından şişmanlığı iki temel tipe ayırmak önemlidir:

    Elma Tip Şişmanlık: Santral Obezite ya da Abdominal Obezite isimleri de bu hastalık için kullanılır. Bu tip şişmanlıkta yağ birikimi karın içi bölgesinde ve karın çevresinde meydana gelir. Bu yağlanmanın gerçekleştiği bölgelerde üstün körü üç tanedir:

    • Karın cildi altında oluşan yağlanma,
    • Karın içindeki organlarda yağlanma (karaciğer yağlanması gibi),
    • Karın zarının arkasında yağ birikimi.

    Santral obezite, metabolik sendrom bakımında yüksek risk taşıyan yağlanma türüdür.

    Armut Tipi Şişmanlık: Bu tip şişmanlıkta tipinde yağ depolanması ciddi bir şekilde kalçalar ve bacaklardadır. Bedenin üst tarafında belirgin yağ depolanması meydana gelmez. Bu hastaların iç organ yağlanmaları da oldukça azdır. Bu sebeple şişmanlık kaynaklı sorunlar daha az ortaya çıkar. Esas olarak metabolik sendrom riski, santral obezitesi bulunan kişilere göre daha düşük olmaktadır.

    Santral Obezite ve İnsülin Direncinin Meydana gelişi

    Santral obezite sorununda özellikle karaciğerde depolanan yağların çözülerek kana karışmaları oldukça hızlı bir şekilde gerçekleşir. Vücudun diğer bölgelerinde depolanan yağlar, karın içinde yer alan yağlar kadar hızla kana karışmazlar. Kana karışan karın içi yağlar sebebi ile kanda yağ asitleri oranları çoğalır. Yağ asitleri en küçük yağ parçacıklarıdır. Kanda artışı olan bu yağ parçacıkları yeniden karaciğere dönerler ve karaciğerin insüline direnç göstermesine yol açarlar. Normal halde insülinin karaciğerden şeker yapımını baskılaması gerekir ancak bu direnç sebebi ile karaciğer insülin tarafından durdurulmadan kana aşırı bir oranda şeker yollamaya başlar. Kan şekeri artmaya başlar ve Tip 2 Diyabet ortaya çıkar.

    Serbest yağ asitlerinin kanda artması, pankreasdan insülin yapımından görevli olan beta hücrelerini aşırı oranda uyarır. Bu da çok miktarda insülinin kana salınmasına yol açar. Bu aşırı insülin üretimi de hiperinsülinizme (aşırı yüksek insülin düzeyi) sebep olan bir etkendir. İnsülin direnci bu sebeple daha da artar.

    Karaciğerin insüline cevabı azalınca, karaciğerde lipaz ismi verilen bir enzimin işlevi artar. Bu enzim karaciğerde oluşturulan kötü kolesterollerin (LDL) çok daha küçük fakat yoğun şekilde üretilmelerine yol açar. Yoğun ve küçük çaplı olan kötü kolesterol (LDL) parçacıkları damar duvarlarına çok daha hızlı ve yoğun bir biçimde yapışır, damar tıkanıklıklarının oluşmasına sebep olur. Bu hastaların kan kolesterol seviyeleri normal olsa dahi, damar tıkanıklığı riskleri sağlıklı kişilere göre neredeyse 5 kadar kadar fazladır.

    Santral Obezite ve Kalp-Damar Hastalıkları Ortaya Çıkışı

    Obezitenin yol açtığı yağ depolanması sebebi ile insülin direnci ve kan yağlarında artışına yol açtığı bilinen bir gerçektir. Obezite bu sebepten dolayı kötü kolesterollerin artışı ve damar sertliği bakımından oldukça yüksek riske sebep olur. Kalp hastalığına sahip olan hastalarda yapılan çalışmalar, şişman olan kalp hastalarında kalp krizlerinin daha erken yaşlarda, daha ciddi olduğunu ortaya koymuştur. Bunun yanında obezite temelli meydana gelen kalp krizlerinde ölüm sayıları, zayıf kişilere nazaran çok daha yüksek olmaktadır. Obezite yani tedavi edilmesi gereken şişmanlık, kalp krizi ve kalp krizine kaynaklı ölümler bakımından yalnız başına dahi, önemli bir riske sebep olmakta ve beklenen yaşam süresini kısaltmaktadır.

    Obezite hastalığı kalpte sinir hasarına da sebep olur. Bu duruma kardiak otonomik nöropati ismi verilir. Obezite sebebiyle oluşan kalp kasının uyarılma dengesi değişir. Obezite bu sebeple efor sebepli olmayan taşikardi sebebi olur. Egzersiz ardından yorgunluğun tetiklediği çarpıntı fizyolojiktir olmaktadır. Halbuki obezite yani şişmanlık durumunda kalp kasındaki sinir hasarı kaynaklı olarak dinlenme durumunda da çarpıntı olmaya başlar. Bu kalp ritminin artışında tüm bunların yanında şişmanlığın hafif derecede de olsa insan vücudunu, sürekli bir iltihap durumuna sokmasında etkinliği vardır. Bu durum, obezite hastalığının kronik inflamatuar bir süreç olması olarak tanımlanır. Obezite yani tedavi edilmesi gereken şimanlık, oluşturduğu bu devamlı hafif iltihabi süreç sebebi ile kanda bir çeşit iltihabı tetikleyen maddelerin artmasına sebep olur. Bu maddeler kalbin çalışma hızını arttırır ve dokulara daha fazla kan gitmesini sağlamaya çalışırlar. Bu etki de kalp kasının hızlı kasılmasına ve çarpıntıya katkı sağlar.

    Kalp hızının dinlenme durumunda bile normalin biraz üzerinde çalışması, kalbin kaslarını büyümesine yol açar ve oksijen gereksinimini arttırır. Fakat şişman kişilerin kalp damarları damar sertliği sebebi ile zaten daralmış ve yeterli miktarda kan akımını sağlayamamaktadır. Tüm bu durumlar bir araya geldiğinde kalp krizi ve ölümler hem ani hem de erken dönemlerde meydana gelebilir.

     

    9-      MORBİD OBEZİTE HASTASIYIM NE YAPMALIYIM?

    Şişmanlık günümüzde kadın erkek, çocuk, yetişkin herkesin yaşadığı bir sağlık sorunudur. Estetik olarak iyi görünmemenin yanı sıra şişmanlık sorunu birçok hastalığın yaşanmasına zemin hazırlar. Bundan dolayı kişiler sadece estetik görünme kaygılarından dolayı değil, bunun yanı sıra sağlıklı bir şekilde yaşamlarına devam edebilmeleri adına da kilo vermelidir. Fazla kilo sorunu; şişman, hafif şişman, obezite ve Morbid obezite olarak kategorilere ayrılır. Morbid diğer bir adı ile öldürücü şişmanlık fazla kilonun son aşamasıdır. Öldürücü şişman olan kişiler hareket edebilme ve günlük aktivitelerini gerçekleştirebilme konusunda oldukça zorlanmaktadır.

    Morbid obezite olan kişiler nasıl kilo verebilir?

    Şişmanlığın ileri aşaması olan Morbid obezite olan kişiler kilo verebilmek için mutlaka bir uzmana başvurmalıdır. Yapılan çeşitli testler sonucunda kilo alımının ana kaynağı analiz edilir. Öldürücü şişmanlığın başlıca nedenleri; kalıtsal olan ve genetiğe bağlı olarak oluşan kilo sorunu, metabolizmada meydana gelen değişimler, metabolizmanın çok hızlı veya çok yavaş çalışması, ilaç kullanımına bağlı olarak istem dışı sürekli kilo alınması, kortizon içeren tedavi yöntemleri, sürekli olarak aşırı yemek yeme, taze sebze ve meyve tüketimi yerine hazır ve dondurulmuş olan gıdaların tüketilmesi, aşırı yağlı, unlu, şekerli ve tuzlu olan gıdaların tüketilmesi ve hareketsiz bir yaşam tarzının benimsenmesidir. Kişilerin kilo almamak adına günlük aktivitelerine dikkat etmesi önemlidir. Gün içerisinde asansör kullanmak yerine merdiven kullanılması, yürüme mesafesinde olan alanlara yürüyerek gidilmesi bile kişilerin hareket etmesine olanak sağlayacaktır.

    Morbid obezite tedavisi nasıl uygulanır?

    Morbid obezite olan kişilerin kilo vermesi için yapılan testler sonucunda kilo alma kaynağı belirlenir ve o doğrultuda tedavi uygulanır. Eğer kilo sorunu bir hastalığa bağlı olarak gelişmişse öncelikle mevcut hastalığın tedavisine başlanır ve daha sonra zayıflama yöntemleri belirlenir. Hasta direkt olarak fazla yemek yemeğe ve hareketsiz yaşama bağlı olarak kilo almış ise hastanın günlük aldığı kalori miktarı azaltılır. Eğer kilo oranı hastanın yaşamını tehdit edecek nitelikte ise kilo sorununun kesin çözüm olabilmesi adına cerrahi yöntemlere başvurulur. Mideye takılan balon ve tüp mide seçenekleri ile mide küçültülür ve hastanın daha az yemek yemesi sağlanır. Midesi yapılan cerrahi operasyonlar ile küçültülen kişiler belli bir zaman içerisinde gözle görülür bir şekilde kilo vermeye başlamaktadır.

    Peki, operasyon istemeyen morbid hastaları ne yapacak?

    Operasyonlara maruz kalmak istemeyen kişiler adına; diyet ve egzersiz programları ve ilaç tedavisi gibi yöntemlere başvurulur. Diyet programı uygulanırken çok yemek yemeğe alışmış olan ve genişlemiş olan mide için daha az yemek yeterli olmayacağından dolayı tok tutma özelliği olan çeşitli ilaçlar ile diyet programları desteklenmelidir. Morbid obezite tedavisinde diyetisyen dışında başka uzman ekipler de devrede girmektedir. İç hastalıkları uzmanı, hastanın fazla kilo nedeniyle vücudunda oluşan hastalıkların analizini yapar. Bundan dolayı kilo verme aşamasında sadece diyetisyenle çalışmak doğru değildir.

     

    10-   MİDE BALONU VE YAĞ ALDIRMANIN OBEZİTEDEKİ YERİ

    Obezite tanısı konulan bireyler için diyet ve egzersiz programları uygulanmakta ve bu durumun sonucunda olumlu veriler elde edilemediği durumlarda, ameliyat seçeneği öncesinde mide balonu tercih edilebilmektedir.  Santral obezite olarak adlandırılan elma tipi vücut yağlanmasında vücut kitle endeksi 40'ın üzerinde seyreden bireyler obezite hastalığına yakalanmış olarak tanılanırlar ve bireylerin rahatsızlığı morbid obezite olarak adlandırılmaktadır. Obezite cerrahisi olarak bilinen bölümde bulunan uzman doktorlar tarafından endoskopik müdahale ile mide balonu tedavisi uygulanmaktadır.

    Mide balonu yöntemi geçici bir yöntemdir ve her hastaya uygulanmamaktadır. Obezite tedavisinde kişinin kilo verebilme potansiyelini artırabilmek adına mideye balon adı verilen bir sistem yerleştirilir ve midenin iç hacmi yarıya kadar düşürülür. Midenin hacimsel olarak kapladığı alan vücutta aynı kalır fakat mide içinde durum böyle değildir. Mide içinde balon olduğundan birey istese de mide kabul etmeyeceğinden gereğinden fazla yeme içme fonksiyonlarını yerine getiremez. Mide balonu tedavisi sadece hastayı daha hızlı ve rahat kilo verebilmesi için diyet programlarına hazırlamak için tercih edilmektedir. Bunun dışında senelerce mide balonu orada kalmamaktadır. Yaklaşık 6 aylık bir sürecin sonunda mide balonu ortadan kaldırılmaktadır.

    Mide balonu uygulaması çok aşırı kiloya sahip olan bireylerin cerrahi müdahale öncesinde biraz kilo verebilmesi ve daha rahat bir operasyon geçirmesi için uygulanmaktadır. Bireylerin ameliyat öncesinde metabolik faaliyetlerinin düzenlenmesi sağlandığında operasyon sonrası iyileşme hızı artacak ve bir an evvel diyet ve egzersiz programlarına başlanabilecektir. Bu nedenle daha rahat bir tedavi yöntemi uygulayabilmek adına mide balonu hastaya yerleştirilir ve sonrasında besinden alacağı kalori düşürülür. Bu keyfi olarak uygulanabilecek bir operasyon değildir ve sadece obezite tedavisinde kullanılmak amacıyla geliştirilmiştir.

    Liposuction nedir?

    Liposuction olarak bilinen yağ aldırma operasyonu ise, estetik merkezleri tarafından gerçekleştirilen yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yağ aldırma işlemi aslında obezite tedavisinin sonrasında başvurulan tamamlayıcı bir estetik işlemdir. Liposuction asla obezite tedavisi olarak algılanmamalıdır. Obezite tedavisinde kullanıldığında kısmen olumlu sonuçlar ortaya çıkarmakla birlikte, bölgesel yağlanma bozukluklarına neden olarak ileride çok daha kötü bozulmalara yol açabilmektedir. Bu nedenle estetik amaçla yapılan yağ aldırma yöntemi, genel obezitenin ortadan kaldırılması sonrasında, bölgesel deformitelerin düzeltilmesi amacıyla önermektedir.

    Metabolik olarak vücudun yerine getireceği fonksiyonları dizginleyecek bir durum oluşturulmadığı sürece yağ aldırma operasyonu sadece birkaç dönemlik zayıflık ortaya koyacak ve sonrasında yine aynı bölgelerde yağlanmalar meydana gelecektir. Bu yağlanmaları diyet ve egzersiz programları ile engellemek mümkün ise yağ aldırma operasyonu uygulaması tercih edilememelidir. Mide balonu işlemleri obezite tedavisinde diyet ve egzersiz yaparak zayıflayamayan ve cerrahi müdahale edilmesi gereken bireylere uygulanmakta olan işlemlerdir. Hastanın cerrahi müdahale öncesinde duruma alışabilmesi ve metabolik fonksiyonlarının sınırlandırılabilmesi için bu işlemler uygulanır. Yağ aldırma ise obezite cerrahisi sonrası ciddi kilo veren hastaların bölgesel yağlarının toparlanması amacıyla uygulanan destekleyici estetik işlemlerdir.

     

     

  • Obezite Cerrahisi

     

    Obezite ameliyatı nasıl yapılır?

    Aşırı şişmanlık (Morbid Obezite ve Süper Obezite) tek başına uygulanan diyetler ya da egzersiz programları ile tam olarak kontrol altına alınabilen bir durum değildir. Morbid Obezitenin diyet ve egzersizle kontrol altına alınabildiği durumlarda ise, verilen kiloların muhafaza edilmesi oldukça zor olur. Obezite ameliyatı, beslenme düzeni yani diyet ve egzersizin yeterli olmadığı morbid obezite tedavisinde en etkili tedavi yöntemidir. Bu yöntem ile en hızlı ve en kalıcı kilo kaybı sağlamak mümkündür.

    Obezite Cerrahisi ile morbid obezite hastalarının, beslenmeye bakış açıları değişir. Morbid obezite sebebiyle aşırı açlık duygusu yaşayan hastalar,  diyet ve egzersiz programlarına ayak uydurmada da zorluk yaşarlar. Obezite Cerrahisi, hangi biçimde olursa olsun, morbid obezite hastalarının bu açlık-tokluk algısının bütünüyle değişmesini sağlar. Morbid obezite sebebiyle hayatlarında oldukça sorun yaşayan hastalarda, Obezite Ameliyat tedavileri, güçlü kilo sağlaması ve bu etkinin uzun zamanlar korunabilmesi ile en etkin tedaviyi almış olurlar.

    Neden Obezite Ameliyatı?

    Obezite veya Morbid Obezite hastaların sosyal yaşamları sınırlar ve bununla da kalmayıp, beden sağlıklarını da git gide bozar. Morbid Obezite ile bağlantılı olarak başta şeker hastalığı olmak üzere (Tip 2 Diyabet)  çeşitli sağlık sorunu beraberinde gelir.   *Yüksek Tansiyon (Hipertansiyon), * Kalp-Damar Hastalıkları, Kolesterol Yüksekliği (Hiperkolesterolemi), * Horlama ve Uykuda nefes durması (Uyku–Apne),  *Kemik ve Eklem Bozuklukları, Kemik Erimesi (Osteoporoz),  *Reflü ve Toplardamar Bozuklukları   morbid obezite sebebiyle yaygın olarak sıklıkla görülen önemli sağlık sorunları içersindedir. Morbid Obezite temelinde meydana gelen insülin direnci ve şeker hastalığı, ölümcül kalp krizine sebep olan kalp-damar hastalıklarının en önemli sebebidir. Morbid Obezite ve şeker hastalığı sebebiyle, ölümcül kalp kriz risklerini arttıran durumlar "Metabolik Sendrom" başlığı altında toplanır. Obezite Cerrahisi, Metabolik Sendrom belirtilerinin de en etkili kontrolünü sağlamayı mümkün kılan bir tedavi yöntemidir. Obezite Cerrahisinin bu güçlü metabolik etkilerinin ortaya çıkması sebebiyle artık, Obezite ve Metabolik Cerrahi olarak da isimlendirilir.

    Dünya Sağlık Örgütü, vücut kütle indeksi >35 kg/m2 olan kişilerde eşlik eden hastalıklardan bir veya birden fazlasının olması halinde Obezite Cerrahisini en etkili tedavi yöntemi olarak bildirir.  Vücut kütle indeksi > 40 kg/m2 olan kişilerde hiçbir yandaş belirti bulunmasa bile, Morbid Obezitenin en etkili tedavisinin Obezite  Cerrahisi olduğunu söylemektedirler.

    Obezite Ameliyat Yöntemleri

    Obezite Cerrahisi yöntemleri, klasik bir şekilde ikiye ayrılır. Bunlar:

    *Mide Küçültme Ameliyatları

    *Mide-İnce Bağırsak Bypassları

    Mide Küçültme Ameliyatları:

    -Tüp Mide Ameliyatı (Sleeve Gastrektomi):

    En yaygın olarak yapılan mide küçültme ameliyatıdır. Son 5-10 sene içinde, mide bandı yönteminin yerine geçmiştir. Mide bandı ile ilgili problemlerin geneli, Tüp Mide ameliyatında ortaya çıkmaz. Mide Bandı yabancı bir cisim kullanılarak uygulanan bir yöntemdir. Ancak Tüp Mide Ameliyatında böyle bir durum söz konusu değildir. Midenin dış tarafından bir bölüm uzunlamasına çıkartılır bu sayede de mide daraltılmış olur. Çıkartılan mide kısmından salgılanan açlık hissi hormonu (Gherelin) salgısı oldukça azaltılır. Bu sebeple hormonal etkisi de bulunur. R-Y Gastrik Bypass ile karşılaştırılacak seviyede etkili bir kilo kaybının yaşanmasını sağlar. Risk olarak, mide kesilme hattından kaçak riski vadır. Fakat uygulanan özel aletler sayesinde bu risk, minimuma düşürülür.

    Sleeve Gastrektomi Nasıl Uygulanır?

    Bütün obezite ve metabolik cerrahi tekniklerinde olduğu gibi sleeve gastrektomi ameliyatı da, tamamen laparoskopik adı verilen kapalı yöntem ile yapılır. Laparoskopik teknikte karında açılan bir santimden ufak delikler ile bütün bir ameliyat yapılır. Bu ameliyatta özel aletle kullanılır. Midenin istenilen bölümünün kesilmesi ve dikilmesi uygulaması bu işe özel olarak dizayn edilmiş ve yalnızca ameliyat olacak hastanın operasyonunda kullanılarak atılan özel cihazlar ile yapılır. Bu cihazlar mide duvarını keser ve birbirine özel dikişler aracılığı ile yapıştırır.

    Sleeve Gastrektomi Nasıl Etki Eder?

    *Sleeve gastrektomi ile bir tüp veya muz şekline küçültülen midenin hacmi azalır.

    *Yemek porsiyonları küçülür.

    *Midenin çıkartılan bölümünden salgılanan açlık hormonu sleeve gastrektomi ameliyatı ardından %70-80 oranlarında azalır

    *Sleeve gastrektomi ile mide tüpleştirilir bu sebeple de, mide daha hızlı boşalma yapar.

    *Sleevegastrektomi (mide tüpleştirilmesi) neticesinde midenin çıkış bölümü olan antrumun basıncı yükselir. Bu basınç artışı da antrumun gerilmesine ve açlık hissinin bastırılmasını sağlar.

    *Sleeve gastrektomi içeride yabancı cisim bırakmayoktur. Bu nedenle de  buna ait problemlerle dekarşılaşılmaz.

    *Mide bandı gibi ayarlanmaya gereksinimi. Sindirim sisteminin anatomisini değiştirmez.

    Mide Katlama Ameliyatı (Gastrik Plikasyon)

    Tüp mide ameliyatının, kaçak riskini minimuma düşürmek, kullanılan malzemelerin ortaya maliyetini hafifletmek için uygulanan bir Mide Küçültme operasyonudur. Etkinliği, Tüp Mide ameliyatına göre düşüktür. Geride kalan midenin ayarlanması oldukça zordur. Mide kendi üzerine katlanır, bu sebeple Tüp Mide ameliyatına nazaran biraz daha gevşek bir küçültme uygulanır. Bu sebeple de kilo kaybının daha az olmasına yol açabilir. İçeriye katlanmış olan midenin ödemlenmesi durumunda, mide boşluğu tamamen kapanması da söz konusu olabilir. Mide duvarında beslenme bozukluğu ve daha başka problemler meydana gelebilir.

    Mide Katlama (Gastrik Plikasyon) ameliyatı iki farklı şekilde uygulanabilmektedir.

    *Ön Duvar Katlaması (Anterior Plikasyon)

    *Ön Duvar Katlaması, yaygın bir uygulama değildir. Çünkü burada arka duvarın büyük bir bölümü serbest kalabilir bu sebeple, zamanla esner ve mide hacminin kısa sürede büyümesine yol açar. Bu sebeple tercih edilmez.

    Ön-Arka Duvar Katlaması (Lateral Plikasyon-Büyük Kurvatur Katlaması)

    Büyük Kurvatur Mide Katlama (Gastrik Plikasyon) ameliyatı tüm dünya ülkelerinde en yaygın olarak uygulanan yöntemdir. Midenin ön ve arka duvarı kendi üzerine katlanır ve dikilir. İşlem tamamen laparoskopik ismi verilen kapalı bir yöntemle uygulanır. Hastanın karnında hepsi 1 cm den küçük 4-5 kesi uygulanarak özel aletler ile bir saat kadar bir surede uygulanır. Mide Katlama (Gastrik Plikasyon) operasyonu, uygulama kolaylığı ve malzeme kullanımı gerektirmemesi sebebiyle hem kolay, hem de ekonomik olarak uygun olarak gerçekleştirilebilen tek mide küçültme ameliyatıdır.

    -Mide Bandı (Gastrik Bant):

    Tüp Mide (Sleeve Gastrektomi) operasyonunun yaygınlaşması sebebiyle artık yok denecek kadar az hastaya tavsiye edilen bir ameliyat yöntemidir. Yalnızca Mide Bandı yapan cerrahlar tarafından kullanılması sürdürülür. Özellikle Amerika'da yaygın olarak uzun zamandır uygulanmasına bağlı olarak uzun dönem problemleri de yaygın olarak görülmektedir. Mide etrafına yerleştirilen silicon bir bant, Türkiye'de "Mide Kelepçesi" olarak da bilinmektedir. Mide girişini daraltır ve yemek hacmini küçültür. Bandın iç tarafında yer alan balon bir boru ile cilt altına yerleştirilen bir başka düzeneğe bağlanır. Bu sayede cilt altından bu düzeneğin içine arzu edilen bir zamanda sokulan bir enjektör ile balonun hacmi artırılabilir veya azaltılabilir bu şekilde mide girişinin açıklığını değiştirmek mümkün olur. Hem mide bandının kendisi, hem cilt altı bağlantı düzeneği başta infeksiyon olmak üzere birçok probleme neden olabilir. Bu problemlerin tedavisi oldukça güç ve risklidir. Ömür boyu takip ve ayarlama gerektiren bir tekniktir.

    *Mide – İnce Bağırsak Bypassları

    -Mini Gastrik Bypass:

    Son yıllarda oldukça artan bir popüleritesi olan bypass çeşidi, mini gastrik bypass'tır. R-Y Gastrik Bypassdan farklı olarak tek anastomoz uygulanır. Kısmen daha kolay uygulandığı için tercih edilir.

    Tamamen kapalı yöntemle yapılır. Yani karında büyük kesiler yapılmaya gerek yoktur. Hepsi 1 cm altında 5-6 kesi yapılması uygulanması için yeterlidir. Bu deliklerden karın içine kamera ve ameliyat için gerekli ameliyat aletleri yerleştirilir. Kullanılan kamera ve ameliyat aletleri bu deliklerden geçebilecek şekilde çok küçük ve ince yapıda üretilmiştir. Özel aletlerdir. Midenin girişinde küçük bir mide tüpü meydana getirilir ve midenin kalanından olduğu gibi ayrılır. Ameliyat ardından kullanılacak olan esas mide bu küçük tüp haline getirilen yeni mide parçacığıdır. Hiçbir organ kesilmez ve dışarı çıkartılmaz. Midenin kalan büyük bölümü atıl olarak karın içinde kalmaktadır ve salgılarını üretmeyi sürdürür.

    -R-Y Gastrik Bypass:

    Mini Gastrik Bypassdan en önemli farkı, safra reflüsünü önleyen bir safra saptırıcı bağlantı taşıyor oluşudur. Roux-en-Y Gastrik Bypass ameliyatı tamamen laparoskopik olarak yapılır. Yani karında büyük bir kesi uygulanmaz. Hepsi 1 cm altında 6 kesi ile özel aletler ve kameralar kullanılarak yapılır.

    -DuodenoJejunal Bypass:

    Switch operasyonunun bir çeşididir. Duodenal Switch ile karşılaştırıldığında:  *Daha az emilim kısıtlamasına sebep olur. Fakat midenin fizyolojisini koruyan "Tüp Mide" biçiminde bir mide bırakır.  *Mide çıkışında yer alan Pilor kası tüm fonksiyonları ile muhafaza edilir.  *Geride kapalı (ya da kör olarak isimlendirilen) bir mide bırakılmaz.  *Mide uyarılması işine yarayan Vagus sinirleri tamamen muhafaza edilir.   Bu özellikleri ile Mini Gatrik Bypass ve R-Y Gastrik Bypass ameliyatlarından daha etkindir.

    -Biliopankreatik Diversiyon:

    Scopinaro operasyonu olarak da isimlendirilir. Nicholas Scopinaro tarafından geliştirilmiştir. Midenin alt 2/3 bölümü alınır. İnce barsağın son 250 cmi bu üst mideye bağlanır. Geride endoskopi kontrolüne uygun olmayan mide kalmaz. Fakat Pilor kası meydandan kaldırılır. Metabolik etkinliği en güçlü olan obezite cerrahisi operasyonlarındandır.

    -Duodenal Switch:

    Biliopankreatik Diversiyon operasyonunun, Tüp Mideli formudur. Scopinaro operasyonu ile aynı güçtedir. Fakat Pilor kası ve Vagus sinirleri tamamen fizyolojik olarak muhafaza edilir. En seçkin Obezite Cerrahisi yöntemi olarak geçer.

    -SADI-S (Single Anastomosis Duodenoİleal Bypass with Sleeve Gastrectomy):

    Duodenal Switch operasyonunun tek anastomoz ile uygulanan formudur. Ameliyat süresi kısa olmaktadır. Mezenterik açıklık meydana gelmez.. Duodenal Switch operasyonlarında olduğu gibi,  midenin fizyolojisini muhafaza eden "Tüp Mide" formunda bir mide bırakır. Mide çıkışında yer alan Pilor kası tüm fonksiyonu ile korunur. Geride kapalı (ya da kör olarak isimlendirilen) bir mide bırakılmaz. Mide uyarılmasını görevini gerçekleştiren Vagus sinirleri tamamen muhafaza edilir. Bu özellikleri ile Mini Gatrik Bypass ve R-Y Gastrik Bypass operasyonlarından üstündür.

    1-      TÜP MİDE AMELİYATI NASIL YAPILIR?

    Tüp Mide Ameliyatı – Sleeve Gastrectomy

    1990 senesinden beri mide küçültmek için operasyonlar yapılsa dahi, bugün uygulanan tüp mide ameliyat tekniği yani diğer bir adıyla, sleeve gastrektomi tekniği son olarak 2001 senesinde bildirilmiştir. Tip mide ameliyatı, bilinen gastrik by-pass ve biliopankreatik diversiyon operasyonları uygulanamayacak kadar kilolu süper obezite hastaları için esas operasyon öncesi belli bir miktarda kilo verdirmek hedefiyle ilk aşama cerrahi olarak düşünülmüştür. Ancak bu hedefle tüp mide ameliyatı, yani sleeve gastrektomi uygulanan kişilerin tahmin edilenden çok ve daha önemlisi yeterli ölçüde kilo kaybettiğinin fark edilmesi ile, bu teknik tek başına uygulanabilen bir obezite ameliyatı olarak tıbbi litaratüre girmiştir.

    Tüp Mide Ameliyatı Nasıl Bir Ameliyattır?

    Sleeve gastrektomi, diğer deyişle "uzunlamasına gastrektomi" ya da "tüp mide" olarak da geçer. Midenin büyük kenarı kesilir ve çıkartılır. Hacmi yaklaşık olarak %80-85 küçültülmüş bir mide tüpü meydana getirilir. Tüp Mide ameliyatında, iki sistem ile kilo kaybı yaşanır, bunlar:

    Mide hacminin küçültülmesi ile mekanik bir sınırlandırma,

    Mide hareketlerinin azaltılması dolayısıyla yaşanan kilo verme.

    Ghrelin ismiyle anılan bir maddeyi üreten mide dokusu çıkarıldığı zaman, hormonsal bir değişiklik yaşanır. Bu hormonsal değişiklik neticesinde kilo kaybı yaşanır. Ghrelin, midenin fundus ismi verilen üst parçasındaki oksintik hücreleri tarafından üretilen 28 amino-asitlik bir peptit protein şeklinde tanımlanabilir. Kısaca, beyinde bulunan hipotalamus ya da pituiter kısmındaki reseptörlerinin aktivasyonu yardımıyla düzenlenen oldukça güçlü bir iştah arttırıcıdır. On iki parmak bağırsağına göre mide fundusunun her bir gramında 10-20 misli ghrelin mevcuttur. Tüp mide operasyonunda ghrelin üretilen midenin fundus bölgesi kesilip çıakrtıldığından, kişinin iştahı da azalmış olur ve kilo kaybı kendiliğinden ortaya çıkar. Diğer obezite cerrahisi tenkiklerinde olduğu gibi, tüp mide ameliyatında da laparoskopik adı verilen kapalı yöntem uygulanır.. Yaklaşık yarım santimlik 6 tane küçük delikten uygulanır. Operasyon ardından yaşanan ağrının son derece minimum orandadır. Bunun yanında, başarılı bir kozmetik netice ve erken mobilizasyon gibi laparoskopik cerrahinin bütün avantajları obezite cerrahisinde de görebilmekteyiz. Tüp mide ameliyatında tek kullanımlık özel malzemelerde mide kesilir ve aynı anda üzerine dikilir. Operasyon esnasında kalan midenin inceliği mide içerisine yerleştirilen bir tüp sayesinde olur. Kesilme operasyonu ardından midenin yaklaşık olarak %80 lik kısmı alınmış olur. Operasyon ardından kalan mide tıpkı muz biçiminde bir tüpü andırdığından dolayı bu yöntem, çoğunlukla tüp mide olarak geçer. Dikiş sırasında olabilecek bir kaçağı tespit etmek için mide özel bir boya ile şişirilir. Bu sayede olabilecek kaçakları engellemek mümkündür.

    Tüp mide ameliyatı nasıl etki eder?

    Tüp mide ameliyatının ilk olarak etkisi küçük bir mide hacmi ile daha az besin tüketerek erken doyum sağlamaktır. Normal bir metabolizmada, doyma hissi mide duvarının gerilmesi ile olur. Yani mide yeteri kadar gıda ile dolar var ardından duvar gerilimi ile beyne doygunluk sinyali gider ve yeme eylemi tamamlanır. Tüp mide operasyonu ardından, artık ince bir midenin mevcut olmasından,  az miktarda besin ile mide duvarında gerilmeye sebep olunur ve doygunluk hissi erkenden gelir. Diğer bir etkisi ise son dönemlerde üzerinde çok sık durulmaya başlanan ve açlık hormonu olarak bilinen "gyrelin" ismindeki hormonun seviyesindeki değişikliktir. Gyrelin midenin fundus olarak geçen kubbe bölümünden salgılanan ve mide boş olduğu zaman beyne, "yemek yemelisin." sinyali gönderen hormon olarak tanımlanır. Tüp mide ameliyatı ardından, mide fundusunun neredeyse tamamının çıkarılmasından gyrelin düzeyi düşer ve açlık hissi engellenir. Tüp mide ameliyatı olan kişileri ameliyat ardından en çok şaşırtan etkisi de genellikle bu olmaktadır. Birçok kişi ameliyat ardından, az yemek yemesinden ve çabuk doymasından dolayı büyük bir mutluluk duyar.

    Tüp Mide Ameliyatının Avantajları Nelerdir?

    *Laparoskopik şekilde uygulanabilir, bu sayede de yara iyleşmesi daha hızlı olur ,ağrı daha az olur ve hastanede yatış süresi kısalır.

    *Midenin hacmi küçültülür ancak işlevleri değiştirilmediğinden birçok besin gurubunun minimum oranda tüketilmesine yol açar.

    *Ghrelin yani açlık hormonu üretilen midenin fundus bölgesi kesilip çıkartıldığı için doğal olarak iştah da azalmış olur ve kilo kaybı yaşanır.

    *Pilor (mide kapakçığı) muhafaza edildiği için, dumping sendromu engellenir. Besinler mideyi daha geç terk eder. Bu sayede de daha uzun süre tokluk hissinin yaşanması sağlanır.

    *Ülser gibi bir durumun ortaya çıkma ihtimali, en aza indirilir.

    *Bağırsak bypassından kaçınıldığı için; bağırsak tıkanıklığı, marjinal ülser, anemi, osteoporoz (kemik erimesi) , protein ve vitamin eksikliği ihtimalleri meydandan kaldırılır.

    *İkili operasyonlar için uygun çok yüksek VKİ ne sahip kişilerde (VKİ> 55 kg/m2) ilk aşama operasyon için oldukça etkili neticeler sağlar.

    *Anemisi olan ya da bağırsak bypassının ileri dönem komplikasyonlarından tedirgin olan hastalar için ve de crohn hastalığı olan kişiler ya da bağırsak bypassı için yüksek risk taşıyan hastalar için ideal ve uygun bir seçim olur.

    *Aşırı kilolu kişilerde laproskopik olarak yapılabilen bir operasyon olduğu için daha az yara, daha az akciğer problemi , daha az ağrı ve daha hızlı iyleşme olanağı açar.

    *Tüp mide operasyonu daha sonra ikinci bir operasyon ile bypassa ve doudenal switche dönüştürülebilir.

     Tüp Mide Ameliyatının Dezavantajları Nelerdir?

    *Tahmin edilenden daha az kilo kaybı ya da tekrar kilo alımları ortaya çıkabilir , bu risk, teorik olarak bütün operasyon çeşitlerinde mevcuttur fakat bypassta tüp mideye kıyasla daha az ortaya çıkar

    *Oldukça yüksek VKİ'ne sahip kişilerde (VKİ> 55 kg/m2) fazla kilonun kalan kısmını kaybetmek için çoğunlukla ikinci bir obezite operasyonuna ihtiyaç duyulur. İki aşamalı obezite operasyonları çok yüksek VKİ'ne sahip kişilerde daha etkili ve güvenli neticeler verir.

    *Sıvı ya da yumuşak yüksek kalorili besinler absorbe edilebilir. Bu sebeple de kilo verme yavaşlayabilir.

    *Tüp mide operasyonlarında mide boydan boya kesilir. Bu sebeple de bu dikiş hattında kimi zaman kaçaklar meydana gelebilir, kanamalar oluşabilir.

    *Midenin kesilen bölümü karından çıkartılır bu sebeple de geri dönüşümü olan bir ameliyat değildir. Ancak bypassa ve doudenal switche çevrilebilir.

    Tüp Mide Ameliyatı Ardından

    Operasyonun ertesi günü çekilen mide pasaj grafisi ardından ağızdan sıvı alımına başlanır. Sıvı alımı 3. gün artar ve kişi çoğunlukla 3. gün evine gidebilir. İlk hafta berrak sıvılar olmak üzere 14 gün boyunca sıvı ile beslenme devam eder. Daha sonra ise yavaş yavaş yumuşak besinlere başlanır ve 4. Hafta tamamlandığında neredeyse tüm besinler yenilebilecek hale gelir. Operasyon ardından beklenen kilo kaybı, fazla kiloların %70 ini oluşturur. Yani 70 kg olması gereken bir kişi, 170 kg ise; operasyon ardından bir buçuk sene sonunda yaklaşık olarak 100 kg'ya iner. Kilo kaybı ilk 6 ayda daha hızlı bir ivme gösterirken, daha sonra daha yavaş bir biçimde devam eder. Tüp mide operasyonı ardından kaybedilen kiloların kalıcı olma oranı %75-80 civarındadır. %15-20 hastada yeniden kilo alma riski yaşanabilir olsa da aynı kiloya dönme olasılığı %1 kadar düşük bir ihtimaldir.

    Tüp Mide Ameliyatının Riskleri Nelerdir?

    Her cerrahi operasyonda olduğu gibi tüp mide ameliyatlarında da potansiyel riskler ve potansiyel komplikasyonlar elbette ki mevcuttur. Sleeve gastrektomi yani, tüp mide ameliyatında kesilip çıkarılan mide kısmında uzun bir dikiş hattı meydana gelir. Kimi hastalarda bu uzun dikiş hattından küçük kaçaklar meydana gelebilir. Bu oran %1 in altında olmaktadır. Kaçak halinde dikiş hattı çevresinde ufak apseler oluşabilir. Bu durumda radyolojik olarak ortaya çıkan birikintiler drene edilir. Bu şekilde de kaçağın kapanması beklenir. Ufak bir ihtimalle yeniden ameliyat ya da endoskopik olarak kaçak noktasına stent adı verillen örtücü bir cihaz takılabilir. Günümüzdeki tıbbi teknolojideki gelişmeler ile tüp mide ameliyatı oldukça güvenle uygulanabilmekte ve cerrahi işleme bağlı komplikasyonlar oldukça nadir görülmektedir. Sleeve gastrektomi yani tüp mide ameliyatı kaynaklı ölüm riski %0.3-0.5 dir.

    Tüp Mide Ameliyatı Ardından Ne Kadar Kilo Vermek Mümkündür?

    Tüp mide operasyonu ardından 1-2 senelik dönemde fazla kilolarının %40-100′lük bir oranını verebilmek mümkündür. Kilo vermedeki başarı kişinin, ameliyat ardından beslenme düzeni ve egzersiz programına uyması ile doğru orantılıdır. Tüp mide operasyonu ardından, 120 kg ile ameliyata girmiş bir kişinin yaklaşık olarak 45-55 kg arasında kilo vermesi olasıdır.

    Tüp Mide Ameliyatı Kimler İçin Uygun Bir Ameliyattır?

    Tüp mide operasyonu VKİ 35′ten fazla olan, şeker hastalığı yani diyabeti bulunmayan, miktar olarak çok ve katı besinlerle ve özellikle ağırlıklı olarak hamur işi ve et ile beslenen, şekerli besinlerle, alkole ya da asitli içeceklere bağımlılıkları bulunmayan hastalar için daha uygun bir operasyondur. Bunun haricinde süper obez denilen (VKİ> 55) kişiler için de ilk aşama ameliyatı olarak uygulanır.

    2-      METABOLİK CERRAHİ

    Metabolik cerrahi, diyabet hastalığı, kilo fazlalığı, tansiyon yüksekliği ve kolesterol seviyelerinin yüksekliğiyle seyreden metabolik sendromun ameliyatla tedavi edilmesidir. Metabolik sendrom vücutta ciddi organ hasarına neden olabilen, iş kaybına sebep olabilen, aynı zamanda kalp ve damar hastalıklarının oluşmasını sağladığından, bir ölüm sebebi olarak değerlendirilir. Dünyada olduğu gibi, ülkemizde de giderek artan sıklıkta morbid obezite ve metabolik sendrom görülmektedir. Morbid obeziteye eşlik eden hastalıklar arasında, koroner arter hastalığı, Tip 2 diyabet, yüksek tansiyon gibi metabolik rahatsızlıklar yer alır. Bu hastalarda görülen kanser sıklığı da fazladır. Bu hastalıkların artması nedeniyle, sağlık harcamaların arttığı görülmektedir. Bu nedenle hastaların ameliyatla tedavi edilmesi tercih edilmektedir.

    ·         Şeker hastalığında ne zaman ameliyat önerilmektedir?

    Şeker hastalarında böbrek sorunları, kalp krizi, felç, görme sorunları gibi kişinin hayati fonksiyonlarını etkileyecek ciddi sorunlar gelişmektedir. Hastalarda tanı konulmadan önce, damar hasarı başlar. Bu nedenle hastalığın tanı konulmadan önce 2-3 yıllık geçmişi olduğu kabul edilir. Hastalığın ılımlı bir seyri olmasına rağmen, verdiği hasarlar sinsice gelişme gösterir. Tip 2 diyabette medikal tedavi uygulandığında, hasta uyumu, yüksek hastane masrafları, ilaçların uzun süreli kombine kullanımı gibi sorunlar yaşanmaktadır. Bu zorluklara rağmen iş gücü kaybının olması ve hastalığın vücuttaki olumsuz etkilerinin önüne geçilememektedir. Tip 2 diyabet hastaları 10-12 yıl içinde vücutlarındaki insülin depolarını tüketmekte ve bundan sonra insülin bağımlısı diyabet hastası olarak kabul edilmektedir. Bu aşamaya gelindiğinde hastaların ilaç ve hastane masrafları artmakta ve hastalığın progresyonu hızlanmaktadır. Bu şekilde oluşan kısır döngüyü kıracak tedavi yöntemi hastanın sağ kalmasını ve yaşam kalitesini olumlu olarak etkileyecektir. Bunun dışında sağlık sistemleri açısından, ciddi bir ekonomik katkı getirecektir. Diyabet hastalarında diyetle ve egzersizle, ilaç tedavisiyle hastalığın kontrol altına alınamaması durumunda ya da organ hasarının gelişmesine dair bulgular olduğunda, metabolik cerrahi yöntemleriyle tedavi edilmesi tercih edilir.

    Şeker hastaları Tip 2 diyabet hastasıysa, belli düzeyde insülin rezervi ve aktivitesi varsa, insülini üreten beta hücrelerine zarar verici maddelerin normal olması halinde, kan şekeri ya da diğer metabolik sendrom bileşenleri yani kilo fazlalığı, yüksek tansiyon, kolesterol gibi değerlerin kontrol altında tutulamaması gibi etkenlerde ameliyat kararı alınması gerekir.

    ·         Metabolik cerrahide hangi yöntem kullanılmaktadır?

    Metabolik cerrahi alanında kullanılan yöntem İleal interpozisyon ameliyatıdır. Bu ameliyat sırasında mide, ince bağırsaklar ve on iki parmak bağırsağında işlem yapılmaktadır. Midenin sol tarafında üst dış kısım kapatılmakta ve dışarı alınmaktadır. Mide ve on iki parmak bağırsağının arasında olan bağlantı kapatılmakta ve midenin yönü aşağı tarafa çevrilmektedir. Ayrıca ince bağırsakların başlangıç bölümü ve son bölümü yer değiştirmektedir.

    ·         İleal interpozisyon ameliyatının diğer yöntemlerden farkı nedir?

    Bu ameliyat Tip 2 diyabet tedavisi için geliştirilmiş cerrahi bir tedavidir. Metabolik sendrom içinde yer alan şeker hastalığı dışındaki, kilo fazlalığı, yüksek tansiyon, kolesterol yüksekliği gibi sorunlarda bu ameliyatla tedavi edilebilir. İleal interpozisyon ameliyatı obezite ameliyatlarından birisi değildir. Sadece metabolik sendromun içinde yer alan sorunların, özellikle Tip 2 diyabet hastalığının tedavisi için uygulanır. Bu yüzden bu ameliyat için obezite kriteri bulunmamaktadır. Obezite tedavisi için uygulanan ameliyatlarda ince bağırsakların uzun bir kısmından gıda geçişi engellenmektedir. Bu sayede hastalarda kilo kaybı gerçekleşir ve bu uzun süre korunabilir. Hastalarda ciddi derecede yağ ve karbonhidrat emilim kısıtlanması olduğundan, güçlü bir kilo kaybı olur. Fakat emilimi kısıtlanan yağla birlikte, yağın içinde eriyen ve bağırsakta emilen hayati vitamin ve minerallerde emilmez. Bu yüzden hastalarda ciddi şekilde vitamin ve mineral eksikliği görülür.

    İleal interpozisyon ameliyatı ise emilim kısıtlaması yapmaz. Bu ameliyatı olan hastalar, birkaç günde sıvı gıdaya geçiş yapabilir. En geç bir yıl içinde serbest diyete başlar ve vitamin, mineral takviyesi almalarına gerek kalmaz. Hastalar ameliyattan sonra kullanmış oldukları diyabet, kolesterol ve yüksek tansiyon ilaçlarını keserler. Hastaneden taburcu edilirken, ilaçları bırakmış olurlar. Bazılarında metabolik etkinin sağlanması kısa bir süre alabilir. Bu hastalarda kontrollü şekilde ilaçlar azaltılarak kesilir.

    ·         Metabolik cerrahi öncesinde

    Hastalar 1-2 gün önceden hastaneye yatarak, kanı sulandıran ve bağırsakların temizlenmesini sağlayan ilaçlar verilir. Hastanın yüksek tansiyonu ve kan şekeri kontrol altına alınır. Bir gün öncesinden sıvı diyete alınır ve gece herhangi bir şey yememesi sağlanır. Bu lavman yapılmasına engel olarak, enfeksiyon riskini en aza indirir.

    ·         Metabolik cerrahi sırasında

    Ameliyat yapılırken hastada tansiyonun kontrol edilmesi için, kan basıncını ölçen tansiyon aleti ve kandaki oksijen doygunluğunu kontrol eden, oksijen ölçüm mili takılır. Kolundan açılan damar yolundan anestezi ve ilaçları akışı sağlanır. Hastanın narkozun etkisi altında olmasından sonra, metabolik cerrahi uygulamalarından sonra yeterli sıvı akışının sağlanması için, açılan damar yoluna kataterler takılır. Bu ameliyattan sonra sıvı alımı başlayınca 3-4 gün içinde çıkarılır. Bacaklara masaj yapmayı sağlayacak tayt benzeri bir çorap giyilir. Bu hastanın yürümesi sağlanıncaya kadar, bacaklarda kan akışını sağlar. Ayrıca kan göllenmesini önlemek için, bacaklara masaj yapar. Hastaya önceden takılan idrar torbası, tuvalet ihtiyacını kendisi görünceye kadar takılı kalır.

    ·         Metabolik cerrahi sonrasında

    Hastalar ameliyattan sonraki ilk gün yoğun bakım ünitesinde kalır. Burada hastanın kan basıncını ölçen alet kolunda takılı kalır. Oksijen oranını ölçen ölçüm mili de takılı halde olur. Ayrıca 2-4 saat kadar oksijen maskesi takılır. Ameliyattan sonra hastalar sadece su içebilir, beslenmenin sağlanması içinde sıvı ve proteinlerin olduğu serumla yapılır. Akciğerlerin güçlendirilmesi için, nefes egzersizleri yapılır. Genellikle 2-3 günde sıvı gıda alımına başlanabilir. Hastalar 3 saatte bir beslenebilir. Hastaların taburcu edilmesi 4-5 gün içinde gerçekleşir. Hastalar bu dönemde en az 1,5 litre su içmelidir. Günlük çıkan idrar miktarı da bunun üzerinde olmalıdır. Midenin ve safra kesesinin korunması için ilaçlar kullanılır. Yeteri kadar ağızdan beslenmeye geçilinceye kadar, vitamin şurubu ve kalsiyum takviyesi alınmalıdır. Bu aşamadan sonra hastalar ilk ayda, üçüncü ayda, altıncı ayda, ilk yılda ve sonraki altı ayda kontrollerini yaptırmalıdır. Bu sırada midenin durumu endoskopiyle kontrol edilmelidir.

    ·         Metabolik cerrahi sonrasında şeker hastalarının ilaç ya da insülin kullanımı sona eriyor mu?

    Tip2 diyabet hastalarının bu ameliyattan göreceği faydalar tamamen kendi rezervleri ve aktiviteleriyle belirlenir. Hastada bulunan insülin rezervinin miktarı ve yeteri kadar aktivitede bulunması durumunda ameliyat yüksek bir başarı seviyesine ulaşır. Fakat diyabet hastalığının sinirsel, hormonal ve psikojenik temelleri bulunmaktadır. Yapılan ameliyat diyabetin sadece hormonal tarafını tedavi etmektedir. Bu yüzden hormonal açıdan kontrol altında olan hasta herhangi bir sebeple üzülse, sevinse ya da sinirlense kan şekerinde dalgalanma meydana gelebilir. Bunlar her insanda olabilen bir tepki olsa da şeker hastalarında daha şiddetli yaşanır. Yapılan ameliyat bu dalgalanmaların daha hafif seyretmesini ve daha kısa sürmesini sağlar.

    ·         Ameliyattan sonra hastalar diyet yapmak zorunda kalır mı?

    Metabolik cerrahi ameliyatlarından sonra hastalarda 10 yıl kadar kontrol sağlanabilir. Bu sürenin sonunda yapılan ameliyatın etkinliği azalır. Bunun sebeplerinden biri hastanın yaşlanması ve dolayısıyla kas kitlesinin ve aktivitesinin azalmasıdır. Diğer etken ise metabolik hızın yavaşlamasıdır. Metabolik cerrahi ameliyatlarında vücutta insülin harcama hızı düşürülür. Ancak her geçen yıl insülin rezervlerinin fonksiyonları azalmaya devam eder. Vücut bir nevi insülin rezervlerini daha ekonomik bir şekilde kullanır. Ameliyattan sonra hastaların uygulayacağı belirli bir diyet bulunmamaktadır. Sonuçta insülin direnci bulunan bir hastanın diyet yapma gayretleri sürecekse bu ameliyatın yapılmasının bir gereği bulunmaz. Ancak ameliyat sonrasında beslenmeyle ilgili bazı önemli değişiklikler olur. Ameliyat olan kişiler fazla acıkmazlar. Hastaların yemeklere bakış açısı ve tercihleri değişir. Öğünlerinde porsiyonlarını uygun tutarlar ve tükettikleri besinlerle daha uzun süre tok kalabilirler. Hastalar isteseler bile ameliyattan sonra fazla yemek yiyemezler.

    ·         Metabolik cerrahide yan etkiler var mıdır?

    Ameliyattan sonra erken dönemde ve geç dönemde ortaya çıkabilecek komplikasyonlar olabilir. Bu komplikasyonların meydana gelmesi diğer ameliyatlarda olduğu gibi %10 oranındadır. Enfeksiyon, kanama, anestezi kaynaklı sorunlar erken dönemde yaşanabilir. Geç dönemde çıkabilecek sorunların en önemlisi ameliyatın yapıldığı deliklerde ya da içerde fıtık gelişimidir. Bazı hastaların da safra kesesinde çamur ya da taş meydana gelebilir. Bu komplikasyonların oranı düşük olsa da, yine de bazı önlemler alınmaktadır. Ameliyat sırasında hastaların safra kesesinde ödem, yapışıklık, şişme gibi etkiler görülürse, safra kesesi alınabilir.

    4- MİDE BALONU NASIL YERLEŞTİRİLİR?

    Mide balonu fazla kilolarından kurtulmak isteyen kişilere ameliyat yapılmadan uygulanan kolay bir zayıflama yöntemdir. Birçok hasta uyguladıkları diyetlerde küçük porsiyonlarla açlık hislerinin bastırılmadığından yakınmaktadır, fakat bu yöntem sayesinde tokluk hissi belirgin bir şekilde ortaya çıkmakta ve uygulanan diyet ile beraber kolay bir şekilde kilo verilmeye başlanılmaktadır. Mideye yerleştirilen balon midede bir hacim oluşturacağı için kişilere tokluk hissi vererek yeme isteğini azaltmalarına daha az gıda tüketmelerine ve bu sayede fazla kilolarından kurtulmalarına imkân tanımaktadır.

    Mide Balonu Uygulamasını Kimler Yaptırabilir?

    Mide balonu uygulaması kolay ve ameliyat gerektirmeyen bir zayıflama yöntemi olduğu için ve riskinin düşük olmasından dolayı geniş bir hasta grubuna uygulanabilmektedir. Ayrıca tekrar edilebilir bir yöntem olduğu için de kilolarından kurtulmak isteyen birçok kişi tarafından tercih edilen bir yöntemdir. Mide balonu uygulaması ilk kullanılmaya başlandığında morbid obez hastalarının ameliyat öncesi kilolarından kurtulmaları için uygulanan bir yöntemdi fakat günümüzde bu rahatsızlığı olan hastaların içinde ameliyat olmaktan çekinen, ameliyat sonrasında ne kadar kilo vereceği konusunda endişe duyan hastalar da bu yöntemi tercih etmektedirler. Bu hastalara uygulanan mide balonu işlemi sayesinde hastaların ameliyatsız olarak kilo vermeleri sağlanmaktadır. Bu yöntemi kullanmak isteyen bir diğer hasta grubu ise fazla kiloları sebebi ile obezite cerrahisine uygun olmayan ve fazla kilolarından kurtulmak için denedikleri diğer yöntemlerden sonuç alamayan hastalardır. Daha önce uygulanan diyet programlarından etkili bir sonuç alamayan hastalar bu yöntemi tercih ederek fazla kilolarından kurtulmayı hedeflemektedirler.

    Mide Balonunun Yerleştirilmesindeki Aşamalar?

    Mide Balonu Uygulamasında, diğer işlemlerde olduğu gibi uygulama öncesi yapılması gereken bazı işlemler bulunmaktadır. Hastanın mide balonu taktırmadan önce yemek alışkanlıkları, yeme bozuklukları ve hayat tarzı ile ilgili davranışları ilgili hekimler tarafından değerlendirilir. Bunun için psikiyatrist, diyetisyen, endokrinoloji uzmanı ve gastroenteroloji hekimleri değerlendirme işlemini gerçekleştirir. Gerekli ön hazırlıklar yapılarak hastaya uygun bir ön diyet uygulanır.  Bundan sonraki aşamada hasta, mide balonu taktırmak için hazır hale gelmektedir.

    ·         İşlemin yapılacağı gün hasta aç karnına hastaneye yatırılır ve odaya alınır.

    ·         Hemşire tarafından hastanın damar yolunun açılması sağlanır.

    ·         Kan değerlerinin kontrol edilmesi için hastadan kan örneği alınır.

    ·         Hastaya Akciğer filmi ve Ekg çekilir.

    ·         Anestezi uzmanı yapılan bu tetkiklerin sonuçlarını değerlendirerek bu yöntemin hastaya uygulanıp, uygulanamayacağına karar verir.

    ·         İşlemden önce hastaya damar yolundan önce verilen ilaç sayesinde hastanın sakinleştirilmesi, rahatlatılması ve yarı baygın hale getirilmesi sağlanır.

    ·         Hemşire tarafından hastanın boğazındaki yutak kısmına orayı uyuşturacak bir sprey sıkılır. Bu sayede hasta yutkunduğu bölgede herhangi bir ağrı hissetmemektedir.

    ·         İşlemi yapacak olan cerrah öncelikle endoskop ile hastanın yemek borusunu, midesini ve ince bağırsağını inceler. Mide Balonu uygulaması için herhangi bir sakınca yoksa endoskop çıkartılır.

    ·         Mide balonunun ambalajına kayganlaştırıcı bir jel sürülerek hastanın yutağından yemek borusuna doğru ilerletilir.

    ·         Balon mideye girdiğinde endoskop tekrar mideye sokularak ilerlettirilir.

    ·         Endoskopik görüntü altında mide balonu şişirilir. Balon hava ya da serum ile şişirilebilir. Eğer sıvı ile şişirilen bir model kullanırsa balonun içine mavi renkte bir sıvı ilave edilir. Bunun sebebi de balonda bir kaçak olması halinde hastanın idrarını mavi renge boyayarak hekimi uyarmasını sağlar.

    ·         Mide balonunun bağlı olduğu tüpün uç kısmında enjektörün bağlı olduğu bölgeden yaklaşık olarak 500 cc boyalı serum verilerek balonun şişirilmesi sağlanır.

    ·         Balon hava ya da serum ile şişirilirken tamamen görüntü altında kontrol edilir.

    ·         Balon tam olarak şişirildiğinde hafif geri çekilir ve balon tüpten ayrılır. Bu sayede balon midede serbest bir şekilde kalmış olur.

    ·         Son olarak tüp geri çekilir ve endoskop ile son kez mideye yerleştirilen balon kontrol edilir. Herhangi bir sorun olmadığın karar verildiğinde endoskop mideden çıkartılır ve işlem bitirilmiş olur.

    Mide Balonu Sonrası Takip

    ·         Diyet; Mide balonu takıldıktan sonra belirlenen beslenme düzenine uyulması gerekmektedir. İşlem sonrası diyetisyen tarafından belirlenen diyet programına uymak çok önemlidir. Bu sayede kilo kaybı kolay bir şekilde gerçekleştirilir. Bu programa uyulmazsa işlem sayesinde verilen kilolar tekrar geri alınabilir.

    ·         Egzersiz; Düzenli olarak egzersiz yapmak zayıflamanın ve kaybedilen kiloların korunmasında çok önemlidir. Mideye yerleştirilen balondan sonra haftalık yakmanız gereken kalori miktarınız belirlenir ve buna uygun olarak bir egzersiz programı hazırlanır. Bu program hazırlanırken hastanın çalışma şartları ve gün içerisindeki temposuna göre profesyonelce belirlenir.

    ·         Takip Programı; Hastaya mide balonu yerleştirildikten sonra 6 ay boyunca hasta takip altında tutulmalıdır. Kişiden kişiye farklılıklar gösterse de ilk ay her hafta, ikinci aydan sonra iki haftada bir hastanın kontrol edilmesi gerekmektedir. Mideye yerleştirilen balon genellikle 6 ay sonra mideden çıkarılır. Fakat kilo kaybının korunması için balon çıkarıldıktan sonra 6 ay daha ayda bir olmak üzere hastanın kontrol altında tutulması kilo kaybının korunması açısından çok önemlidir. İlk 6 aylık süreçte her gün doktorun belirlediği ilaçlar kullanılması gereklidir. Bunun yanında mideye balonun koyulması işleminden sonra 3.ayda batın ultrasonografi ile balonun sağlamlığının kontrol edilmesi gerekmektedir. Bu süreçte hastanın doktora gelmeden kendi kendine kontrol edebileceği durumlarda söz konusudur. Hasta her tuvalete çıktığında dışkı ve idrarındaki renk kontrolünü yapmalıdır. Ayrıca diyetisyen tarafından yenilen gıdaların not edilmesi istenebilir. Hastalar bu kontrolleri yaparak ve gerekli doktorun belirlediği zamanlarda kontrole gelerek mide balonu işleminden sonra oluşabilecek herhangi bir olumsuzluğu önceden belirleyerek daha kötü sonuçların doğmasını engelleyebilirler.

    Mide Balonunun Hastalar Üzerindeki Olumlu Etkileri

    Birçok insan fazla kilolarından şikâyetçi olmaktadır. Obezite oranı da her geçen gün büyük bir oranla artış göstermektedir. Kişilerin düzenli beslenmemeleri, hayatlarında neredeyse hiç denilecek kadar az boyutlarda fiziksel aktivelerde bulunmaları, birçok beslenme sorununu ortaya çıkarmaktadır. Aşırı kilo insanların birçok hastalığa yakalanma ihtimallerini yükseltmekle kalmıyor aynı zamanda kişileri psikolojik bir bunalıma da sürüklemektedir. İnsanların toplum içinde kilolu olarak gösterilmeleri, istedikleri kıyafetleri giyememeleri, kendilerini beğenmemeleri gibi birçok psikolojik sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Bu şekilde yaşayan insanlar kilolarından kurtulmak için birçok yönteme başvurular. Çeşitli diyet programlarına katılarak, spor ve egzersizler yaparak kilo vermeye çalışırlar. Fakat bu çoğu zaman zorlu bir süreçtir. Aynı zamanda birçok insanda her zaman olumlu sonuçlar vermemektedir. Mide Balonu uygulaması bu zorluklar karşısında kişilerin daha dirençli ve uyumlu hareket etmesini sağlamaktadır.

    Herhangi bir diyet programı ile uzun süre boyunca verilmeye çalışılan kiloları bu yöntemle çok daha kısa sürede ve zahmetsiz bir şekilde vermek mümkündür. İşlemin tamamlanmasının ardından kişiler kilo vererek bu sürece başlayacakları için işlemden sonra verilen diyet programına daha hevesli ve dikkatli olarak uyacaklardır. Bu sayede istedikleri hayatlarını daha mutlu ve huzurlu bir şekilde geçireceklerdir. Sonuç olarak mide balonu kişilerin sadece kilo vermelerini sağlamıyor, bunun yanında normal zamanlarda yapılan diyet programlarındaki iradeyi kamçılayarak işlemden sonraki diyet programına daha kolay uyum sağlamaya neden olarak kişilerin kilolarından kolay bir şekilde kurtulmasına yardımcı olmaktadır. Ayrıca İnsanların hayat standardını yükselterek kişilerin eski hayatlarına, kilolarından arındırılmış bir halde geri dönmelerini sağlamaktadır.

    5- LAPAROSKOPİK OBEZİTE CERRAHİSİ

    Tüp mide ameliyatı olarak da bilinen laparoskopik obezite cerrahisi, Morbid obez olarak tanımlanan hastalara uygulanan cerrahi bir operasyondur. Eskiden sadece hastanın tedavisinin bir basamağı olarak uygulanabilen bu yöntem günümüzde çok etkili bir zayıflatma tekniği olarak tek başına tedavi yöntemi olarak tercih edilmektedir. Tedavi aşamasında, lapaposkop adı verilen bir cihaz ile cihazın ucunda konumlandırılan kameralar sayesinde karın içinde yol alınır.

    Bariatrik cerrahi olarak adlandırılan bu operasyon dalında, ağır obezite tanısı konulan bireylerin hızlı bir biçimde normal hayatlarına dönebilmelerini sağlayan bir müdahale yapılır. Laparoskopik obezite cerrahi yönteminin avantajları dolayısıyla pek çok insan bu yöntemi tercih etmektedir. Kilo vermek için tüm yöntemleri denemiş fakat buna rağmen kilo verememiş insanlarda bu tedavi yöntemine ihtiyaç duyulabilmektedir.

    Laparoskopik Obezite Cerrahisinin Avantajları:

    Diğer operasyonlar sonrasında midede ve vücudun bazı bölümlerinde şiddetli ağrı durumu söz konusu iken laparoskopik tedavi yönteminde hastada ağrılı komplikasyonlar oluşmaz.

    Hastaneden taburcu olabilme süresi kısadır ve bireyler normal yaşantılarına çok geçmeden dönebilirler.
    Hastanede kalış süresinin kısa olması sayesinde bireylerin ruhsal durumu daha çabuk iyileşir ve yatış pozisyonunda olmayan hastalar tedaviye daha olumlu bakarlar.

    İnvaziv girişimin en alt seviyede olduğundan hastanın midesindeki yaralar çok daha çabuk iyileşir ve bu süreçte ağrı oluşmaz.
    Diğer operasyonlara nazaran mide kanalına 3 farklı noktadan küçük erişimler sağlandığından hastanın normal yaşantısına adaptasyonu daha hızlı gerçekleşir.

    Midenin ve karnın bu operasyonda daha az deforme olması sayesinde ameliyat sonrasında meydana gelebilecek riskli durumlar en aza indirgeniş olur. Karın içi yara oluşumu, enfeksiyon riski ya da fıtık gibi durumlarla karşılaşma olasılığı minimum seviyeye gerilemiş olacaktır.

    Avantajlarının yanında bazı dezavantajları da barındıran bu operasyon tüm dünyada yaygın olarak uygulanmaktadır. Obezite tedavisinde bu işlemin tercih edilmesindeki asıl nedenlerden biri de risklerinin tanında olumlu faktörlerinin çok daha fazla olması durumudur. Bu sayede Morbid obez tanısı konan bireyler daha rahat yaşam koşullarına ulaşabilmek adına bu tedavi yöntemindeki riski durumları göze almaktadırlar.

    Laparoskopik Obezite Cerrahisinin Dezavantajları:

    Sosyal sağlık sigortası kapsamında destek sağlanmayan bir uygulama biçimi olduğundan pahalı bir cerrahi operasyondur. Bu nedenle pek çok insan maddi sıkıntıları nedeniyle tercih edememektedir.

    Normal bir ameliyattan farklı olarak laparoskop teleskobu ile işlem yapıldığından cihazın takip edilebilirliği açısından işlem çok daha uzun sürmektedir. Bu cerrahi müdahalenin aşamalarının eğitimi verilirken süreç uzun olduğundan çok zaman almakta ve emek gerektirmektedir. Bu konuda gelişmiş az sayıda cerrah olduğundan bu yöntemin ücreti artmaktadır.

    Laparoskop ile çalışırken mideye, karın kısmına okunma duyusu aktif olmadığından buradaki kontrolün sağlanması diğer operasyonlara göre daha zordur. Herhangi bir olumsuz durumda müdahale şansı azdır.

    Solunum açısından sıkıntı yaşayan hastalarda bu yöntem uygun değildir. Bunun sebebi ise karbondioksit gazı ile çalışılıyor olmasıdır.

    Laparoskopik Obezite Cerrahisinin Aşamaları:

    Tedavi başlangıcında boy kilo oranına bakılarak aşırı şişman yani morbid obez tanısı konulduğunda laparoskobik tedavi ayrıntıları hasta ile paylaşılır ve bunun kabulü sırasında hastadan onay verdiğine dair belgeler imzalaması istenir.

    Sonrasında ameliyat aşamasında uygulanacak anestezi için doz belirleme testleri yapılır ve kullanılacak anestezi ilacının dozu ayarlanarak belgelenir. Bu aşama hastanın kendine gelme süresinin hesaplanması açısından çok büyük önem taşımaktadır.
    Hastanın solunumda herhangi bir sıkıntı ya da kalp kasılması gibi sorunları olup olmadığına bakılır. Bu evrede kardiyolog tarafından tedavi için uygundur raporu alınır. Tüm bunlar hastanın tedavi modeli olabildiğini gösterebilmek için gereklidir.
    Cerrahi müdahale öncesinde bazı cerrahlar tarafından operasyonun daha net olabilmesi için mide ve bağırsakların tamamen boşaltılması istenmekte ve bu durumda hastanın son 12 saat bir şey yiyip içmesi kısıtlanmaktadır.

    Kardiyolog, endokrinolog ve diğer bölümlerden uzmanlar ile konsültasyon başarıyla tamamlandıktan sonra hastanın tedavi için uygun olduğu kanısına varılır ve operasyon için ameliyathane hazırlanır.

    Bu aşamada hastanın son derece rahat bir ruhsal durum içerisinde stresten uzak olması beklenir. Cerrahi operasyon öncesinde kişisel bakımınızın tamamlanmış olması gerekmektedir.

    Analjezik, antiflamatuar ilaçların ve kanın pıhtılaşmasını engelleyecek her türlü ilacın son bir hafta içerisinde vücuda alınmamış olması gerekmekte ve kan testi ile bunun doğrulaması yapılmaktadır.

    Ameliyat aşamasında karbondioksit verilerek ortamda teleskobik araçlar ile operasyon tamamlandığından herhangi bir solunum sıkıntısı yaşanmaması açısından hastanın eğer sigara alışkanlığı var ise bunu en az bir hafa öncesinde bırakmış olması gerekmektedir.

    Oksijen yoğunluğu bol olan ortamlarda cerrahi müdahale önce zaman geçirmeniz yararınıza olacağından doktorunuz tarafından önerilecektir.

    Ameliyat başlamadan önce uygunluk kontrolü tekrar yapılır dosyaya bakılır ve işlem öncesinde anestezi uygulanarak saniyeler içerisinde uyumanız sağlanır. Ve operasyona başlanır.
    Hastanın bulunduğu ameliyat sedyesinin iki tarafında yukarı görüş açısında, cerrahların aynı görüntüyü alabildikleri iki adet monitör karşılıklı olarak konumlandırılmıştır.

    Cerrahi operasyon için laparoskop karın içinden yerleştirilir ve üç farklı noktadan işlem yapılmaya başlanır. Bu işlem sırasında makas şeklindeki uçlar ile fazla yağlar ile organların bağlantısı kesilmekte ve daha zayıf bir forma kavuşmanız amaçlanmaktadır.
    Cerrahlar videodan takip ederek içeride var olan teleskobik cihaz laparoskobun yönetimini kontrol ederler ve işlemi gerçekleştirirler.

    Uygulama süresi uzun olduğundan işlem sonrasında uyanmanız kısa sürecektir. Bu sayede başarılı geçen bir operasyonun parçası olarak yeni dönem içerisinde yaklaşık bir sene sonunda obeziteden tamamen kurtulmuş halinize kavuşabilirsiniz.

    Laparoskobik tedavi yöntemini neden tercih etmelisiniz?

    Bu yöntemi tercih eden hastalarda bir seneye varan süre zarfında kilo kaybı devam edebilmektedir. Böyle durumlarda kilo alımı tekrara gerçekleşmediğinden kişi normal yaşantısına, hayat standartları ah yükselmiş olarak devam edebilir ve özgür olmanın artılarını yaşar. Hem uzun sürede kalıcı kilo verimi sağladığı için hem de tedavinin iyileşme sürecinin kısa olmasının avantajı ile bu yöntemi tercih eden birey sayısın her geçen gün artmaktadır.

    Günümüzde sık rastlanan bir durum olan rahatsızlık biçimi obezitenin tüm tedavi yöntemleri sonucunda kalıcı olarak ortadan kaldırılabildiği bir uygulama şekli olan laparoskobik tedavi yöntemi ile hastanın kendi ile uyumu sağlanmaktadır. Bu tedavi yönteminde hastalar çok kısa sürede hastaneden taburcu edilerek normal yaşantılarına dönmeleri sağlanır. Diyet ya da spor uygulaması ile pekiştirmek isteyen bireylerin, uygulama sonrasında hemen bunları yapması önerilmez.

    Tedavi her bireye uygulanmamaktadır. Bu nedenle morbid obezite durumunda olan her hastanın bu yöntem için ısrarcı olmaması gerekmekte ve riskli hasta grubunun tedaviye alınmaması sağlanmalıdır. Tedavi sonrasında karşılaşılan komplikasyonların oranı diğer tedavi yöntemlerine nazaran oldukça düşüktür. Bu nedenle bu tedavi biçimi pek çok cerrah tarafından desteklenmektedir.
    Ölüm oranının %2 nin altında seyrettiği laparoskobik obezite tedavisi aşamaları güvenli olduğundan tercih edilirliği yüksektir. Operasyon sonrasında beslenme alışkanlıkları tamamen düzenli ve sağlıklı hale getirilmeli ve kişinin kendiyle barışık olması sağlanmalıdır. Operasyon sonrasında iyileşme olduğunda hamilelik durumu söz konusu olabilir ve hastanın sağlıklı bir hamilelik geçirmesi için bir engel bulunmamaktadır.

    Operasyon sonrası istisnai durumlardan biri gelişen komplikasyonlardır. Hastaneden taburcu olduktan sonra herhangi bir kanama, kusma, bulantı, ateş yükselmesi gibi şikâyet söz konusu olduğunda doktorunuz ile birebir temasa geçmeniz gerekmektedir. Bu gibi durumlarda herhangi bir şey yeme ve içme reaksiyonlarına devam etmemelisiniz. Hastaneye gitmeniz halinde gerekli müdahale damar yolundan uygulanacak ilaçlar ile doktor kontrolünde yapılacaktır.

    6- Biliopankreatik Diversiyon / Duodenal Switch

    Biliopankreatik Diversiyon (BPD) yalnız başına uzun senelerdir uygulanan bir obezite hastalığı operasyonudur. Biliopankreatik Diversiyon (BPD) ilk olarak 1979 senesinde İtalya'da Dr. Scopinaro adlı bir cerrah tarafından gerçekleştirilmiştir. O zamana dek en fazla bilinen obezite operasyonu Jejuno-İleal Bypass (JIB) idi. Fakat Jejuno-İleal Bypass (JIB) olan obezite hastaları oldukça fazla kilo kaybetmelerine rağmen, ölümcül karaciğer yetersizliğine kadar ulaşan organ zararları ve şiddetli beslenme bozuklukları yaşadıkları için operasyon 1970′li yıllarda uygulamadan kalkmıştı. Dr. Scopinaro ise, bu güçlü ameliyatın olumlu etkilerini muhafaza edecek ancak yan etkileri olan beslenme bozuklukları ve ölümcül organ hasarlarını meydandan kaldıracak bir operasyon için uzun bir süre hayvanlarda bu operasyonu denemiştir. 1979 senesinde gerçekleştirdiği ilk Biliopankreatik Diversiyon (BPD) operasyonundan bu güne yalnızca Dr. Scopinaro'nun hasta serisi dahi 2500′ün üzerine çıkmıştır.

    Biliopankreatik Diversiyon (BPD) operasyonunun etkisi belirgin bir şekilde emilim sınırlandırmasını yaratmasıyle ilgilidir.

    Biliopankreatik Diversiyon

    Biliopankreatik Diversiyon (BPD) operasyonunda midenin alt tarafı çıkarılır. Kalan midenin boyutu 200-500 cc boyuta dek varabilir. Roux-en-Y Gastrik Bypass ile karşılaştırıldığında çok büyük bir mide çıkarılmaz. Bu sebeple de Biliopankreatik Diversiyon (BPD) operasyonu gerçekleştirildiğinde kişiyi oldukça doruyabilecek miktarda yemek yenmesi mümkün hale gelir. Operasyon esas olarak kimi besinlerin emilmesini sınırlandırarak etkisini ortaya çıkarır.

    Emilim Kısıtlanması (Malabsorpsiyon) Ne Anlama Gelir?

    Tüketilen besinlerin tümünün tam olarak vücuda alınamaması manasını taşıyan emilim kısıtlaması, iki biçimde gerçekleşir. Bunlardan birincisi yağ ve karbonhidratların emilebilir bir forma ulaşmasını sağlayan pankreas enzimleri ve safranın, besinle karşılaşmasını önlemektir. Gıdalarla alınan karbonhidratlar ve yağlar çok minik parçalara ayrılmadan ince bağırsaklardan emilmeleri mümkün değildir. Yağların ve karbonhidratların emilebilecek ufak parçalara ayrılması yalnızca pankreas enzimleri ve safra ile gerçekleşebilir. Biliopankreatik Diversiyon (BPD) operasyonunda bu salgıları taşıyan ince barsak bölümünden, gıdaların geçişi önlenir. Tüketilen gıdalar ince bağırsağın alt bölümlerine direkt olarak iletilir. Safra ve pankreas enzimleri ile yalnızca ince bağırsağın en son bölümünde denk gelirler. Bu sayede parçalanamayan yağlar ve karbonhidratlar oldukça büyük oranda hiç emilime uğramaz ve bu şekilde ince bağırsağın son bölümüne ulaşırlar. Tam anlamıyla parçalanıp emilmeleri yalnızca bu son yarım metrelik ince bağırsak kısmında gerçekleşir. Bu denli kısa bir ince bağırsak bölümünden de hepsinin emilmesi mümkün değildir.

    Emilimi düşüren bir diğer yol ise besinlerin içinden geçtiği toplam ince bağırsak mesafesinin yaklaşık şekilde yarı yarıya kısaltılmış olmasıdır. İnce bağırsakların iç yüzleri oldukça kıvrımlı bir yapıya sahiptir. Buradaki esas hedef ise içinden geçen sulu yapımın neredeyse tamamının emilmesini sağlamak için yüzey alanını genişletmektir. İnce bağırsakların neredeyse yarısının kısımlarından geçen gıdanın geçişinin önlenmesi, bu besinlerin içinde bulunan yağları ve karbonhidratların tam olarak emilmesini önler.

    Biliopankreatik Diversiyon (BPD) operasyonunda her iki yöntem de uygulanır. Bu ikili emilim sınırlandırıcı etki sebebiyle, oldukça etkili bir kilo kaybı gerçekleşir. Biliopankreatik Diversiyon (BPD) tüm bunların yanında obezite sebepli ortaya çıkan ilave hastalık ve problemlerin düzelmesinde de oldukça etkilidir. Misal olarak,şeker hastalığı yani diyaber, kötü kolesterolde yükseklik veya hipertansiyon (yüksek tansiyon) gibi problemlerde neredeyse %100′e varan oranlarda düzelme gösterir.

    Duodenal Switch Ne Anlama Gelir?

    Midenin çıkış kısmında pilor ismi verilen bir kas sistemi yer alır. Pilor, mide içinde yer alan ve öğütülen besinlerin kontrollü şekilde duodenuma, yani on iki parmak bağırsağına geçmesine sebep olan bir vana işlevi görür. Pilor kası bunların yanında duodenuma açılan safra kanalı ve pankreas kanalından gelen sindirme yardımcı sıvıların mideye kaçmasını da önleyen bir yapıya sahiptir.

    Biliopankreatik Diversiyon (BPD) operasyonunda pilor kası da midenin son bölümüyle birlikte çıkarılır. Pilor kasının olmaması sebebiyle dumping sendromu sık sık ve şiddetli şekilde ortaya çıkabilir . Bunun yanında anastomozda ülser gelişimi, pilor kasının olmadığı durumlarda daha sıktır.

    Duodenal Switch, pilor kasının muhafaza edilmesi için midenin farklı biçimlerde hacminin küçültüldüğü ve ince bağırsağın mideden ve pilor kasının ardındaki iki santimlik duodenuma bağlandığı bir diğer çeşit BiliopankreatikDiversiyon (BPD) operasyonudur. Bu ikisine beraber Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD/DS) ismi verilir.

    Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD/DS) Operasyonundan Farkı Nedir?

    Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD/DS) operasyonunda mide uzunlamasına kesilir ve bu şekilde daraltılması sağlanır. Tıpkı Laparoskopik Sleeve Gastrektomi gibi bir tüp mide ortaya çıkarılır. Fakat Duodenal Switch için uygulanan mide tüpü, sleeve operasyonundaki mide tüpünden çok daha genişdir. Bunun yanında safra akımını taşıyan ince bağırsaklar son yarım metre yerine, son 100 cm de bağlanır. Bu şekilde Biliopankreatik Diversiyon (BPD) operasyonuna göre daha küçük bir mide ve daha az emilim sınırlandırılması gerçekleştirilmiş  olur.

    Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD/DS) operasyonunda mide boyutu biraz daha küçülmüş olsa dahi, Roux-en-Y Gastrik Bypass ve diğer obezite hastalığı için gerçekleştirilen ameliyatlar ile karşılaştırılamayacak kadar büyük bir mide muhafaza edilmiş olur. Hastalar neredeyse standart BPD operasyonu kadar rahat bir şekilde yemek yiyebilirler. Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD/DS) operasyonlarında safra akımıyla besinlerin karıştığı bağırsak uzunluğu standart BPD operasyonuna göre iki misli daha fazladır. Bu şekilde Duodenal Switch operasyonunda daha az malabsorpsiyon meydana gelir. Yani emilim daha iyi olduğundan vitamin ve mineral eksikliği daha az şekilde gerçekleşir.

    Duodenal Switch operasyonun en mühim farkı ise pilor kasının muhafaza edilmiş olmasıdır. Pilor kasının muhafaza edilmesi sebebiyle Dumping Sendromu oldukça daha az oranda görülür. Dumping Sendromunun daha az karşılaşılması operasyon ardından hayat kalitesini arttırır. Ancak metabolik cerrahi ile uğraşan doktorların oldukça büyük bir kısmı Dumping Sendromunu bir problem olarak görmez. Bunun sebebi Dumping Sendromu sebebiyle kişiler, çok fazla kalorili ve yağlı yemekler tüketmekten geri dururlar. Bu sebeple kilo kayıpları daha etkin ve kalıcı olur. Bunu çok daha iyi muhafaza etmeleri mümkündür.

    Pilor kasının muhafaza edilmesinin bir diğer faydası daha mevcuttur. Standart BPD operasyonunda ince bağırsak direkt olarak mideye bağlanır. Bu sebeple ülserler daha yaygın şekilde görülür. Ancak Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD-DS) operasyonlarında pilor muhafaza edilirken, neredeyse 2-3 cm kadar bir duodenum da muhafaza edilir. Aşağıdan çekilen ince bağırsak işte bu korunan duodenuma bağlanır. Duodenum doğal yapısı dolayısıyla mideden gelen aside karşı ve karaciğerden gelen safraya karşı dirençlidir. Bu sebeple ülserleşme neredeyse hiç ortaya çıkmaz.

    Cerrahların bir kısmı, korununan bu kısa (2-3 cm) duodenum sebebiyle, Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD-DS) operasyonun ardından demir ve kalsiyum emiliminin daha iyi olduğunu düşünmektedir. Fakat henüz bu etki bilimsel olarak kanıtlanmış değildir.

    Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch

    Her iki operasyon ile de birçok merkez tarafından çok başarılı neticeler bildirilmiştir. BPD ve BPD/DS ameliyatları diğer bypasslar ve hacim kısıtlayan tüm operasyonlardan daha fazla kilo kaybına sebep olma etkisine sahiptirler. Fakat bu iki operasyon bunların yanında, diğer hiçbir ameliyatta ortaya çıkmayacak kadar ileri derece beslenme bozukluğuna da oldukça yaygın bir şekilde yol açmaktadır. Özellikle belirli aralıklarla doktor kontrolünü ihmal eden hastalarda oldukça ağır beslenme bozuklukları ve bunlar sebebiyle ortaya çıkabilecek ölümcül hastalıklar görülebilmektedir.

    Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD-DS) ameliyatı özellikle süper obez olan yani BMI (Body Mass Index yada Vücut Kitle İndeksi) 50 kg/m2 üzerinde olan hastalara tavsiye edilen bir operasyondur. Geçen senelerde oldukça donanımlı ve köklü merkezlerde BMI 60 kg/m2 üzerinde olan hastalarda tek seansta uygulanabildiği kanıtlanmıştır. Fakat son zamanlarda artık süper obezlerde iki basamaklı uygulamalar hem anestezi süresinin kısalığı hem de ilave hastalıkların meydana getirdiği risklerin azaltılması hedefiyle daha çok tercih edilen bir teknik haline gelmiştir. Bu derece kilo problemi olan kişilere Switch operasyonun bir parçası olan Sleeve ameliyatı laparoskopik olarak ilk seansda pratik şekilde uygulanabilmektedir. Hasta 1 sene ardından çok daha zayıflamış yani kilolarından kurtulmuş hale geldikten sonra tamamlayıcı olarak Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD-DS) ameliyatı gerçekleştirilir ve kalıcı etki elde edilmektedir.

    Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD-DS): Avantajlar

    • Roux-en-Y Gastrik Bypass, Sleeve ya da Mide Bandına göre çok daha fazla yemek yemek mümkündür.
    • Yemek ardından bulantı ya da kusma çok daha az karşılaşılan bir sorundur.
    • Çok daha uzun seneler boyunca kilo kaybı ve bununla alakalı olumlu etkiler muhafaza edilir.
    • Diğer operasyonlardan çok daha hızlı ve belirgin kilo kaybı sağlanır.
    • Fazla kiloların % 74 kadarını ilk senede kaybedilir.5 sene ardından fazla kilolarda azalma oranı % 84′e dek yükselir. Halbuki Gastrik Bypass operasyonu ardından ilk 5 sene içinde kaybedilen kiloların %35 kadarının geri alınabilmesi karşılaşılan bir durumdur.
    • Etkilerini yütürmeden senelerce muhafaza eder. Fakat bunun sağlıklı olarak devam edebilmesi için düzenli doktor izlenimminde olmak önemlidir.

    Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD-DS): Riskler ve Dezavantajlar

    İshaller: Tüm malabsorptif operasyonlarda (yani kısmi emilim bozukluğu yapan ameliyatlarda) ilk bir seneiçinde yaygın ve sulu dışkılama ortaya çıkar. Bu etkiler ince bağırsakların yapısı zaman içinde değişmeye başladıkça büyük derecede düzelir. Fakat hastalarının bir bölümünde, bu tip ishaller azalmakta birlikte yaşam boyu bu şekilde devam edebilir.

    Kötü Kokulu Gaz Çıkartma: Özellikle yağ emilimi bozulduğu için, yağlı öğünlerin ardından daha belirgin şekilde kötü kokulu gaz çıkartma sorunu meydana gelebilir.

    Ömür Boyu Destek Tedavisi: Emilim bozukluğu sebebiyle düzenli şekilde yaşam boyu vitamin ve mineral desteği alınması şarttır. Bu sebeple düzenli doktor kontrolünde kalmak çok büyük önem teşkil eder. Özellikle demir ve vitamin B12 eksikliği, anemi yani kansızlık bakımından mühimdir. Hastaların ameliyat ardından D vitamini ve Kalsiyum almasına dikkat edilmesi gerekir. Kalsiyum eksikliğinde kemik erimeleri ve buna bağlı kırıklar ortaya çıkabilir.

    Safra Kesesi Taşı: Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD-DS) operasyonu ardından farklılaşan ince bağırsak hormonlarının buna yol açtığı düşünülmektedir. Normalde duodenumdan salgılanan ve salgısı gıdalar duodenuma girdiğinde uyarılan kolesistokinin hormonu, safra kesesinin kasılmasını ve içindeki safrayı duodenuma boşaltmasına sebep olur. Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD-DS) operasyonunda duodenum gıda geçişinden ayrılır. Yalnızca karaciğerden gelen safranın iletim kanalı olarak görev görür. Duodenuma gıda girmediği için kolesistokinin hormonunun salgısıda azalır. Safra kesesi düzenli ve yeterli olarak kasılamaz bu sebeple dei, içindeki safra tıpkı zeytin yağı gibi tortulanır ve çökelti meydana gelir. Bu çökeltilere safra çamuru ismi verilir. Zaman içinde bu safra çamurları safra kesesi taşı olarak kişinin karşısına çıkar.

    Protein Eksikliği: Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD-DS) operasyonu ile karbonhidrat ve yağ kaynaklı kalori alımınız sınırlandırılır. Bunun sebebi bu besinler çok fazla miktarda tüketildiğinde ince bağırsağa çok miktarda su çekmeleri sebebiyle kişilerde şiddetli karın ağrısı, şiddetli kusma, öğürtü, hipotansiyon, baş dönmesi ve bayılma ile sonuçlanan bir durum meydana gelir. Bu duruma Dumping Sendromu ismi verilir. Dumping sendromu esasında olması beklenilmeyen ve istenilen bir neticedir. Bunun sebebi operasyon etkisini bu yönüyle de güçlendirmektedir. Fakat şayet bu etkilerden çekinip et ve et ürünlerinden yemek azaltılır ise, hasta çok halsiz ve bitkin kalır. Bunun sebebi vücudun proteine gereksinim duymasıdır.

    Yağ ve karbonhidrat kaynaklı enerjisi azalan vücut, kaslardaki proteinleri enerji kaynağı olarak kullanmaya başlar. Kaslardaki proteinleri glukoza (yani basit şekere) dönüştürerek kullanmaya başlar. Protein alımında yeterli olunmazsa, kas kitlesi git gide azalır, halsizlik ve aşırı yorgunluk meydana gelir.Ağır beslenme yetersizliğinde hastanede yatmak ve bir süre damardan serum ve beslenme sıvıları ile tedavi edilmek dahi mümkündür.

    Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD-DS): Cerrahiye Bağlı Riskler

    Kaçaklar: Bütün sindirim sistemi cerrahilerinde meydana gelebilecek risklerin başında gelir. Duodenal Switch cerrahisinde mide boyunca olan uzun kesi hattı ve iki tane bağlantı noktasında bu riskler bulunur.

    Karın içi Apseler: Çoğunlukla gözden kaçan küçük kaçaklar sebebiyle meydana gelir. Birçoğu operasyona gerek duyulmadan boşaltılarak rahatça tedavi edilir. Bu durumda bir süre damar içinden antibiotik almak gerekebilir. Bu sebeple hastanede yatmak gerekebilir.

    Pulmoner Emboli ve Derin Ven Trombozu: Bacak toplar damarlarından akciğer pıhtı kaçması sebebiyle meydana gelir. Çok hafif nefes darlığından ölümcül akciğer krizine kadar dek geniş yelpazelerde tablolar karşıya çıkabilir. Morbid obezitesi bulunan tüm kişilerde ve her türlü ameliyatta meydana çıkabilecek bir problemdir. Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD-DS) operasyonunda önce ve sonra kan sulandırıcı iğneler bu problemi engellemek için yapılır. Ameliyatın ardından hemen ertesi gün hasta yürütülmeye başlanır . Hareket etmek, özellikle baldır toplar damarlarında oluşabilecek pıhtı oluşmunu önler. Alınan tüm önlemlere karşı pulmoner emboli riski tamamen ortadan kalkmaz.

    Barsak Tıkanıklığı: Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD-DS) operasyonunda barsak tıkanıklığı operasyondan haftalar sonra meydana gelebilir. Bulantı, kusma ve karında şişkinlik hissedilir. Karın ağrısı eşlik eder. Halsizlik ve baygınlık meydana gelebilir. İnca bağırsağın ortasından kesilip yukarıya çekilmesi ile meydana gelen açıklıklardan başka ince barsak bölümleri geçerken sıkışabilir. Bu açıklıklarda bağırsakların sıkışmasına iç fıtıklar (internal herniasyon) ismi verilir. Bu delikler ameliyat sırasında atılacak dikişler ile kapatılır. Bu sayede hem iç fıtıkları hem de bağırsak tıkanıklığını tamama yakın olarak engellemek mümkündür.

    Yara İnfeksiyonları

    Akciğer infeksiyonları

    Geçici Böbrek Hastalıkları: Ameliyat ardından hasta susuz kalırsa böbrekleri yorulur. Yeterli idrar yapamaz. Bu durum hastayı halsiz ve bitkin düşürür. Bu durumda hastanede damardan serum ile tedaviye ihtiyaç duyulabilir. Bu durum genellikle bir iki gün içinde oldukça basit şekilde düzelir. Çok ender vakalarda geçici olarak kanı filtreden geçirmek gerekebilir. Bu tekniğe hemodiyaliz ismi verilir. Geçici böbrek yetersizliği meydana geldiğinde böbrekleri bir süre dinlendirilmelidir. Bu sebeple uygulanır.

    Kime ve Ne Zaman BPD-Duodenal Switch

    Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD-DS) operasyonu oldukça başarılı ve etkin kilo kaybı sağlayarak bunun uzun dönemli kontrolünü de sağlar. Bu etki gücü, obeziteye bağlı ilave hastalıklar üzerinde de belirgin olarak kendini gösterir. Obezite sebepli ilave hastalıkların başında Tip 2 Diyabet (yani şeker hastalığı), Hipertansiyon, Hiperlipidemiler (Kötü kolesterolde artış), Uyku-Apne Sendromu (Şişmanlığa bağlı uykuda nefes alamama) gibi ölümcül problemler gelmektedir. Bu ve benzeri başka birçok sorunun yalnızca  obeziteye sebepli olarak ortaya çıkabileceği artık kabul edilen bir bilimsel veridir. Obezite sebepli ortaya çıkan ve gelişen bu hastalıkların toplamına "Metabolik Sendrom" ismi verilir.

    Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD-DS) operasyonu Metabolik Sendroma sahip hastalarda başarılı sonuçlara sebep olur. Özellikle BMI (yani vücut kitle indeksi) 50 kg/m2 olan kişilerde bir kerede uygulandığında, fazla kilonun % 85′inin verilmesine yol açar. Bu büyük kilo kaybı sebebiyle metabolik sendroma ait belirti ve bulgular da oldukça ivedikle düzelir.

    Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD-DS)operasyonu son on sene içinde Dünya'da çok sayıda merkez tarafından, küçük değişikliklerle daha düşük BMI değerine sahip, hatta morbid obezitesi bile olmayan yani BMI 40 kg/m2 altında olan kişilerde, şeker hastalığının tedavisi için uygulanmaya başlanmıştır. Bu kişilerde şeker hastalığını çok güçlü şekilde kontrol etmekte hatta büyük çoğunluğunda belirtileri tamamen ortadan kaldırabilmektedir.

    Obezite yani tedavi edilmesi gereken şişmanlık sebebiyle Mide Bandı ya da Roux-en-Y Gastrik Bypass ameliyatı olan fakat istenilen ölçüde kilo kaybı sağlanamayan, ya da verdiği kiloları geri almaya başlayan kişilerde, kalıcı tedavi ve uzun dönemli kilo kontrolü bakımından başvurulan bir yöntemdir. Özellikle kalorili besinlerlerin oldukça sık tüketimi, mide bandı ve sleeve gastrektominin başarısını çok düşürmektedir. Bu hastalarda aşırı kalorilerin emilmesinin sınırlandırılması kesinlikle gereklidir. Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD-DS) operasyonu hem mide hacminde bir miktar kısıtlamaya neden olur, hem de tüketilen yağlı gıdalar ve karbonhidratların büyük oranda emilmeden atılmasına sebep olur. Bu sebeple de diğer ameliyatların ardından kilo almaya başlayan kişilerde dahi, çok başarlı sonuçlar alınmasını sağlar.

    Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD-DS) Ardından Beslenme Düzeni

    Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD-DS) operasyonu, tüketilen yemeğin miktarını azaltarak vücudun fazla kaloriler almasını engeller. Her iki etki de hastanın kilo almasını engeller.

    Doğru Yeme Alışkanlığı İçin Bilinmesi Gerekenler

    • Küçük miktarlarda yemek gerekir. Operasyon ardından hastanın midesi yarım kaseden az miktarda yiyecek ile tokluk hissine ulaşacaktır. Bundan fazlasını yemeye çalışmak ise şişkinlik, karın ağrısı, bulantı ve kusmaya sebep olabilir. Zaman geçtikçe yeme potansiyeli küçük bir porsiyona kadar artacaktır.
    • Doyma hissine erişildiğinde yemek yemek bırakılmalıdır.
    • Gün içinde nelerin tüketildiği bir yere yazılarak not alınmalıdır. İlk zamanlar günde 5-6 kez yemek yemek elzemdir.Bunun sebebi ise bir kerede tüketilebilecek et ya da et türevleri günlük alınması gereken protein oranını yalnız başına karşılamaz. Zaman ilerledikçe mide potansiyeli artacak ve daha az sıklıkta yemek mümkün hale gelecektir.
    • Yavaş yemek yemeye alışmak, oldukça önemlidir. Yemekler hızla tüketilirse, bulantı ve kusma olasıkları artar. Akıldan çıkarılmaması gereken geniş de olsa Duodenal Switch operasyonunda da mide eskisine nazan daha incelmiş bir boru haline getirilir. Şayet o, hızlı bir şekilde doldurulursa alt bölümde yer alan havanın çıkışı önlenir ve besinler kişinin ağzına gelir. Midenin altında sıkışan hava mideyi şişirir ve bu şekilde gerilmesine sebep olur. Bu da kişinin karın ağrısı yaşamasına yol açar. Bunu önlemek adına, lokmalar çok çiğnenmeli ve küçük olmalıdır.
    • Günde minimum olarak 100 gr protein tüketmek önemlidir: Protein tüketimlerinde hiçbir kısıtlama yapılmaz. Bunun tam aksine ne kadar fazla et ve et ürünü tüketilirse, halsizlik ve yorgunluk o denli az olacaktır. Operasyonun ardından erken dönemde protein içeriği zengin hazır mamalar tüketmek gerekebilir. Zaman geçtikçe kişinin kendi alımını yeterli oranda artacaktır.
    • Yağlı besinlerden olabildiğinde uzak durmak gerekir: Duodenal Switch ameliyatı uygulanan vücutlar, yağları eskiden olduğu gibi sindiremez. Yağlı öğünlerden sonra dışkılamalar sıklaşır, ishale döner ve kötü kokmaya başlar. Bunların yanında yağlı beslenmek kilo kaybını yavaşlatabilir.
    • Hamur işleri, tatlılar ve unlu yiyeceklerden uzak durmak gerekir: Şekerli ve beyaz un katılmış hazır tatlılardan uzak durulması gerekir. Bu gibi karbonhidratları tüketmek, bulantı ve kusma hissini tetikleyebilir. Karın ağrısı ve şişkinliğe yol açabilir. Bunun yanında kilo kaybını da durdurarak geriletir. Bol bol lif bakımından zengin sebze ve meyveler yenilmelidir. Ekmek tüketilecekse, tam tahıllı lifden zengin doğal ekmekler olmasına dikkat edilmelidir.
    • Yemeklerle beraber su içmek oldukça zararlıdır: Katı besinle birlikte su içmeye çalışılmamalıdır. Yutmayı kolaylaştırmak adına lokmaların ardından su içilmemesi gerekir. Bu durum gerçekleşmez ise, yeni midenin içinde ani basınç artışı gerçekleşir. Kusmaya dek varabilecek şiddetli ağrılar ve bulantılar meydana gelir. Yemeklerden yarım saat önce ve sonra su içmek en sağlıklısı olacaktır. Suyu ya da sıvı içeceklerin tümünü yavaş yavaş içmek gerekir.. Çorbalar bunlara dahildir. Aşırı kalorili sıvılar tüketmek kesinlikle önerilmez.
    • En güzel içecek içme suyudur.
    • Gazlı içecekleri tüketmek zararlıdır.

    Bu şartlar, kişinin tüm hayatı boyunca uyması gereken şartlar olarak kalacaktır. Tabii ki, kişiden kişiye farklılıklar görmek mümkündür. Bunları diyetisyen ve doktor ile paylaşmak faydalı olacaktır.

    Ameliyatın ardından ilk bir hafta tamamen tanesiz berrak içecekler tüketilmesinde sorun yoktur. Bundan sonra yavaş yavaş daha yoğun içecekler denemeye başlanacaktır. Taze sıkılmış meyve suları, yağsız sütler bunlar içinde sayılabilir. Bir ayın ardından püre edilmiş besinler daha iyi tolere edilmeye başlanır. Bu günlerde iyi pişmiş kıymalı sebze yemekleri kişi için en faydalası olacaktır.

    Bu döneme kadar ki protein gereksinimi için peynir ezmeleri, yumuşak rafadan yumurta, yağsız sütler ile karşılanacaktır. Fakat ilk aylarda PROTİFAR® gibi hazır protein tozları yada CUBITAN® gibi protein içeriği yüksek mamalar ile destek almak neredeyse şarttır.

    İlk ayın bitimi ardından iyi pişmiş beyaz et (tavuk ve balık) yemeklere eklenir. İki aydan sonra her türlü besini taze olmak ve iyi pişirilmek koşuluyla tüketmeye başlayabilir.

    Ameliyat ardından kişinin beslenme düzeni diyetisyen tarafından günü gününe planlanacak ve yazılı olarak hastaya verilecektir.

    Duodenal Switch ve Vitamin-Mineral Desteği

    Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD-DS) operasyonu düşünülen  tüm kişiler operasyon öncesi beslenme parametreleri bakımından standart olarak kesinlikle incelenir. Temel vitamin ve mineral seviyelerinin operasyon öncesi dönemdeki durumu anlaşılır. Hiçbir vitamin ya da mineral eksikliğiniz bulunmasa dahi,  çeşitli ilaçlar ile ameliyat öncesi döneme başlanır.

    Ameliyat Öncesi Hazırlık:

    • Dodex 1000mcg ampül: B12 vitamini içerir. Ameliyat öncesi tek doz kalçadan uygulanır. İlk sene süresince 3 ayda bir bu uygulama sürdürülür.
    • Venofer Ampül: Demir takviyesi için damardan uygulanan bir destektir. Ameliyattan 10 gün önce başlanır. Üç günde bir toplam üç ampül uygulanır.
    Ameliyat ardından vitamin desteği:

    Vitaminlerin, kişinin ömür boyu alması gerektiğini bilmesi gerekir. İlk zamanlarda tabletler yutalamayabilir. Küçük ve temiz bir havan ile bütün vitaminler alınmadan önce bu havanda döverek toz haline getirilip orada uygulanabilir.

    SUPRADYN® draje 2 tane/gün

    APİKOBAL® tablet 2 tane/gün

    Cal-D-VitA 1000 mg efervesan tablet 4 tane/gün

    Vegaferon Fort film tablet 100 mg 2 tane/gün

    İlaçlar ve vitaminler hangi biçimde ve hangi öğünlerde alınacağı ameliyat ardından hastaya basılı şekilde verilir. Operasyondan sonra verilen ilaçlar düzenli ve doğru şekilde kullanılırsa, Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD-DS) operasyonundan en üst seviyede fayda sağlanması mümkündür.

    7- Mini Gastrik Bypass Ameliyatı

    Mini Gastrik Bypass nedir?

    Obezite, çağımızda sürekli olarak yaygınlaşan aşırı şişman olma hastalığıdır. Diyet ve egzersizle önlemeyen, ileri boyutlara ulaşmış obezite mutlaka cerrahi yöntemlerle tedavi edilmedir. Bu cerrahi yöntemlerden biri de Mini Gastrik Bypass'tır. Bu yöntem obezitenin tedavisi amaçlanan operasyonlar arasında en basit olan, kısa süre içerisinde gerçekleştirilen, hastanın hastaneden taburcu olma süresini kısaltan ve ekonomik maliyeti düşük olan gastrik bypass çeşididir. Operasyondan sonra yeterli bir şekilde kilo kaybı yaşanır. Ayrıca metabolik hastalıklardan olan tip 2 diyabet (şeker hastalığı) , kolesterol yüksekliği ve yüksek tansiyon gibi rahatsızlıklar yaşayan kişiler için de uygulanabilen bir gastrik bypass ameliyatı çeşididir.

    Mini Gastrik Bypass nasıl gerçekleşir?

    Mini Gastrik Bypass cerrahisinde amaç, öncelikle mide hacminin küçültülmesi ve ince bağırsaklardaki gıda emiliminin bir kısmının azaltılarak şişmanlık durumunun azaltılmasıdır. Ameliyat türü kapalı ameliyattır. Karın üzerinde büyük kesiler yapılmadan, 1 cm'den küçük yaklaşık 5 adet kesi yapılır. Delikler içerisinden özel aletlerle karın içine girilir. Midenin giriş kısmında, artık mide görevini görecek olan küçük bir tüp oluşturulur. Dışarı çıkarılan ve kesilen hiçbir organ yoktur. Midenin büyük kısmı karın içerisinde kalmaya devam eder. Operasyonla oluşturulan küçük parçanın ince bağırsakla bağlantısı da tamamlanır. Bu işlem operasyonun ikinci bölümü olarak adlandırılır. Mide ve bağırsak, birbirine stapler adı verilen bağlantılarla ya da yine o kısma yapılan dikişlerle birbirine yapıştırılır. Bu bağlantıya anastomoz adı verilir. Dikişlerle yapılan bağlantı hasta için, stapler ile yapılana göre daha avantajlıdır. Her doku hekimler tarafından tek tek elden geçirilir. Herhangi bir sızıntı olma ihtimali en aza inmiş olur. Böylelikle ameliyattan sonra hasta hemen sıvı alımı yapabilir.

    Mini Gastrik Bypass ile nasıl kilo verimi nasıl sağlanır?

    Mide Hacminin Küçültülmesi: Mini Gastrik Bypass ile mide küçültülür. Bu sayede yenilen yemek miktarı da doğal olarak azalmış olur. Bu teknik sleeve gastrektomi tekniğiyle benzer etkiler göstermektedir. Fakat sleeve gastrektomi yönteminde daha büyük bir mide tüpü oluşturulurken, mini gastrik bypass ameliyatında mide hacmi oldukça küçültülür.

    Emilimin Kısıtlanması: Mini Gastrik Bypass operasyonunda ince bağırsağın başlangıcındaki 2 metrelik kısım gıda geçişinden ayrı tutulur. Ayrılan kısmın görevi sindirime ve emilime neden olan sıvıları taşımak olarak devam eder. Yenilen gıdalar yeni oluşturulan mideden geçince ince bağırsağın orta kısmına nakledilir. Böylece emilim bağırsağın baş kısmından değil, ilk 2 metrelik bölümden sonra başlar. Bunun sonucunda vücuttaki fazla kaloriler, bağırsakta emilmeden vücuttan atılır. Emilimin kısıtlanmış olması hastanın kaybettiği kilo miktarının fazla olmasına yardımcı olur.

    Hormonal Düzenleme: Mini Gastrik Bypass işlemi sonrasında midenin fazla kısmı pasif bir şekilde karın içerisinde kalır, fakat tüketilen yiyecekler bu mideye geçmez. Bu kısım yiyecekler tarafından uyarılmadığı için zaman içerisinde etkinliğini yitirir hale gelir. Büyük midede salgılan açlık hormonu giderek azalır. Açlık hormonunun azalması sayesinde hasta, daha çabuk tokluk hissine ulaştığından fazla gıda tüketemez. Bununla birlikte vücuttaki tokluk hissi çabuk kaybolmaz.

    Mini Gastrik Bypass Ameliyatının Dezavantajları Nelerdir?

    Mini Gastrik Bypass ameliyatından sonra hastada oluşan dezavantajlar  şöyledir:

    • SAFRA REFLÜSÜ: Karaciğerden gelen safranın mide kaçması midede aşırı tahriş yaratır. Normal durumda bu durum, mide çıkışını kontrol eden özel bir kas sistemi ile önlenir. Bu kasa "Pilor Kası" adı verilir. Mini Gastrik Bypass ameliyatında, pilor kası geride kör kalan mide üzerinde işlevsiz kalır. Karaciğerden gelen safra ise önünde hiç engel olmadan mide içine boşalarak aşağıya devam eder. Bu nedenle Mini Gastrik Bypass sonrasında hastalar şiddetli safra reflüsü ve alkalen reflü gastrit riskini taşırlar..
    • KÖR MİDE SORUNU: Mini Gastrik Bypass ameliyatında yeni mide oluşturulurken, eski mide olduğu gibi içeride kapalı olarak kalır. Bu büyük mide bölümüne Mini Gastrik Bypass ameliyatı sonrasında endoskopi yapılması mümkün olamaz ve olası sıkıntılarda erken tanı veya ameliyatsız tedavi olanağı ortadan kalkar.
    • MİDE BOŞALMA GÜÇLÜĞÜ: Mide iki parçaya ayrılırken, kalan midenin sinirsel uyarısı tamamen kopartılmış olur. Bu sinirler "VAGUS SİNİRLERİ" adı verilir. Yani Mini Gastrik Bypass ameliyatında, istemli olarak bir "vagotomi" yapılmış olur. Vagotomi sonrasında mide çıkışını kontrol eden Pilor kasının tamamen kasılarak çıkışı kapatabildiği, 50 yıldır uygulanan ülser ameliyatları dolayısıyla çok iyi bilinen bir durumdur. Bu nedenle eskiden ülser tedavisi için vagotomi uygulanan hastaya aynı zamanda, pilor kasından ayrı bir yol yapılır ve mide ince barsağa başka bir yol ile bağlanırdı. Oysa Mini Gastrik Bypass ameliyatında, geride kör kalan midenin tek boşaltım kanalı halen Pilor kası içinden olmakta ancak vagotomi nedeniyle pilor fonksiyonları bozulmuş olmaktadır.

    Biz DiaSurg Metabolik Cerrahi olarak Mini Gastrik Bypass ameliyatı olmak isteyen hastalara Loop Duodenojejunal Bypass veya SADI-S uygulamayı bu dezavantajları ömür boyu berteraf etmek açısından tercih ediyoruz.

    Mini Gastrik Bypass Ameliyatının Riskleri Nelerdir?

    Mini Gastrik Bypass ameliyatından sonra hastada oluşması mümkün olan standart riskler şöyledir:

    • Aşırı ya da yetersiz kilo kayıpları
    • Kemik erimesi
    • İnce bağırsağın uzunluğunun kısalmasına bağlı olarak bazı durumda ishal görülmesi
    • Karın içerisinde yapışıklıklar sonucunda bağırsak tıkanmaları
    • Bulantı ve kusma
    • Bağırsaktaki emilimin azalmasına bağlı olarak vitamin ve mineral eksiklikleri
    • Anastomozun sağlam yapılmaması takdirde oluşan kaçaklar
    • Yara ya da apse enfeksiyonları
    • Makat çevresinde oluşan iltihaplar
    • Safra kesesinde veya safra yolunda taş oluşması
    • Yapılan anastomozun iyi ayarlanmaması sonucunda darlık oluşması

    Safra Reflüsü: Mini Gastrik Bypass işlemi sonrasında ortaya çıkması muhtemel en önemli problem safra reflüsüdür. Bu rahatsızlığın ortaya çıkmasındaki ihtimal oldukça yüksektir. Bu yönde sorun yaşayan hastanın yaşam kalitesinde büyük bozulmalar görülebilir. Bu riski azaltmak ya da yok etmek için bağırsak bölümü daha yukarıdan aşağı olacak biçimde mideye bağlanır. Bu sayede safranın salgısı mideye uğramadan bağırsak içerisinde devam ettiği düşünülmektedir. Bu sorunun ortaya çıkmasında kişinin yediği yemeğin türü ve yemek yeme pozisyonu faktörleri de çok önem taşımaz.

    Safra Reflüsü Nasıl Tedavi Edilir?: Safra reflüsü rahatsızlığı yaşayan hastalarda mide koruyucu tedaviler uygulanır. Mini Gastrik Bypass ameliyatı geçiren her kişiye ilk 6 ay boyunca mide koruyucu ilaçlar önerilmektedir. Şikayetler arttığı ve devamlı hale geldiği takdirde cerrahi değişiklikler yapmak kaçınılmaz olur.Çünkü uzun süren safra reflüsü mide kanserine neden olabilir. Safra reflüsünü düzeltmek için uygulanan operasyonlar şunlardır:

       *Brown Anastomoz: İnce bağırsak ve mide bağlantısından önceki kısım ile sonraki kısım ufak bir açıklık bırakılacak şekilde birbirine bağlanır. Böylece safranın akımı mideye ulaşmadan bağırsağa geçmiş olur. Bu teknik oldukça kısa sürede ve kapalı ameliyat olacak şekilde gerçekleşir. Hastanın sorununun hemen hemen hepsi düzelmiş olur.

       *R-Y Gastrik Bypass: Bazı şikayetlerin büyüklüğüne bağlı olarak Brown Anastomoz yöntemi yeterli gelmeyebilir. Bu gibi durumarda R-Y Gastrik Bypass uygulayarak, safra akımı ayrı bir yol açılarak mideden tamamen uzaklaştırılır.

       *Duodenal Switch: İyileştirme tedavileri arasında en ideal olan yöntemdir. O nedenle safra problemi yaşayan her hastaya ilk olarak uygulanan operasyon budur. Bu yöntemde karın içerisinde pasif haldeki mide bölümü bırakılmamaktadır. Midenin tüm kısmına böylece daha kolay ulaşılır hale gelir.

    Mide Ülserleri: Uzun süren ve tedavi edilmeyen safra reflüsü sonucunda hastada mide ülserleri görülebilir. Görülme sıklığı safrayı saptıran gastrik bypass ile kıyaslandığında daha fazladır ve mide ile bağırsak bağlantısında yani anastomozda başlar. Endoskopik kontrol ve mideyi koruyan ilaçlarla ülserin kontrolü sağlanır. Ortalama 3 ay içerisinde şikayetler azalmadığı takdirde, R-Y Gastrik Bypass ya da Duodenal Switch gibi cerrahi yöntemler uygulanılarak düzeltme yapılmalıdır.

    Dumping Sendromu: Bypass türündeki mide küçültme operasyonu sonrasında, kişinin aşırı karbonhidrat alması durumunda bağırsaklara geçen sıvı miktarı da artar. Bağırsak içinde fazla sıvı olması durumunda bağırsaklarda gerilme ve şişme yaşanabilir. Buna bağlı olarak damardaki sıvı azaldığından hastada tansiyon düşmesi, kusma, bayılma ve bulantı görülür. Dumping Sendromu'nun oluşmasındaki temel etken, Mini Gastrik Bypass sonrasında mide çıkışını denetleyen pilor adındaki kasın devre dışı bırakılmasıdır. Hastanın bu rahatsızlığı yaşamaması için aşırı karbonhidrat içeren nişasta, ve beyaz un içeren yiyeceklerden uzak durması gerekir.

    Mini Gastrik Bypass mide kanseri riskini artırır mı?

    Mini Gastrik Bypass benzeri mide ameliyatları ülser tedavisi ve travma sebebiyle 60  yıldan fazla bir süre boyunca uygulanan  işlemlerdir. Başarılı geçen ameliyatlar sonrasında hastalarda normalden daha fazla artış gösteren herhangi bir mide kanseri riski bildirilmemiştir. Yapılan araştırmalar sonucunda  bu ameliyatı geçirmiş kişilerle, ameliyat olmamış kişiler arasında kanser riski oranının aynı olduğu tespit edilmiştir. Mide kanseri riskini artıran faktör, midede gelişen ülserlerdir. Çünkü kanser yaratan H.Pilori adı verilen bakteri, ülser oluşumundan sonra görülmektedir. Mini Gastrik Bypass ameliyatı sonrasında ülser ya da kanser oluşumunu önlemek için, oluşturulan yeni mide düzenli aralıklarla endoskopi yöntemiyle  takip edilmelidir. Mideden örnekler alınarak H.Pilori bakterisinin olup olmadığı araştırılmalıdır. Tespit edilmesi sonucunda kişiye erken tedavi yapılarak kanser riski ortadan kaldırılmış olur.

    Mini Gastrik Bypass ameliyatında ki mide kanseri sorunu, asıl olarak geride bırakılan mide için olmaktadır. Bu kalan midenin normal insanda oluşabilecek kanser riski devam etmektedir. Ancak bu midenin sorunları ve bulguları her zaman üstü örtük olur ve çok zor da kalınmadıkça endoskopi kararı kolay alınmaz. Çünkü bu durumda normal endoskopi şansı yoktur. Ancak laparoskopi yada açık ameliyat esnasında kör mideye yapılan özel bir kesi ile endoskopi yapılabilir. Yani Mini Gastrik Bypass sonrası kör midede oluşan sorunlar için endoskopi ancak ameliyat yoluyla yapılabilir.

     

    8- MİDE BALONU İLE TEDAVİ

    Obezite hastalığı veya morbid obezite hastalığından mustarip kişilerin en önemli yakınmaları açlık hislerinin giderilememesidir. Obezite hastaları, sık sık ve çok  yemek yemektedirler. Birçok hasta tedaviye karar vermeden önce genellikle birçok diyet uygulamış ancak başarılı olamamıştır. Ya diyet tamamlanamamıştır ya da kilo kaybı sağlamada başarı elde edilememiştir. Obezite hastaları için, bu açlık duygusunu kontrol etmeleri gerekliliği sağlanmalıdır. Tokluk hislerinin devamı için bir desteğe ihtiyaç duymaktadırlar. Burada da devreye mide balonu girmektedir.

    Mide Balonu Nedir?

    Endoskopi yöntemiyle mideyle yerleştirilen, silikon elastomer bir yapıdaki şişirilebilen plastik küreye mide balonu denilmektedir. Mide balonu uzun yıllardır farklı yöntemler ile Asya ve Avrupa ülkelerinde bilinmekte ve başarılı operasyonlar ile uygulanmaktaydı. Ülkemizde ise son yıllarda obezitenin artık hayatı yaşanmaz kıldığı dönemlerde mide balonu tedavisi, tek çare olarak görülmüş ve pek çok başarılı mide balonu operasyonları ile her geçen gün adını duyurmuştur.

    İleri derece de Obezite hastaları doymak bilmeyen bir mideye sahiptirler. Bu nedenle artık hiçbir diyet ve egzersiz yalnız başına tam çözüm olamamaktadır. Beyin artık bedeni ve ihtiyaçlarını kontrol edememektedir. İşte böylesi bir aşamada devreye mide balonu girer ve midenin kapasitesini birçok kısmını kaplar. Böylece hasta daha az yiyerek doyar. Bir müddet sonra hastanın yemek yeme kontrolü sağlanır. Zaten mide balonu yerleştirmekte ki tek hedef midenin kontrolünü sağlamaktır. Yoksa her mide balonu tedavisi gören hastanın bir anda kilolarından kurtulması söz konusu bile değildir. Elbette ki bir miktar kilo verilebilir fakat mide balonu tek başına çözüm olamaz. Bu tedavinin yanı sıra egzersiz ve hastaya uygun görülen diyetlerinde katkısıyla istenilen sonuca kolaylıkla ulaşılabilir. Biz burada mide balonu tedavisi için destek tedavi türü de diyebiliriz. Ya da mide balonu tedavisine yardımcı, destek tedavi için hastaya özel diyet ve hastanın fiziki şartlarına uyumlu egzersiz de gereklidir diyebiliriz. Amerika da ve Avrupa da gözlemlenen mide balonu tedavilerinde yapılan diyet ve egzersiz ile ciddi bir oranda tedavide başarı görülmüştür. Buna göre mide balonu tedavisini aşamalarını şöyle maddeleyebiliriz:

    ·         Zayıflama balonu için davranış tedavileri

    ·         Fiziki egzersiz

    ·         Diyetisyen desteği ile yapılabilecek diyet

    ·         Bir profesyonel destek ( psikoterapist desteği)

    Bu dörtlü uygulama ile obezite tedavisinde mükemmel sonuçlar elde edilmektedir.

    Mide balonu mideye nasıl yerleştirilir?

    Mide balonun alanında uzman gastroentereloji hekimlerince endoskopi işlemiyle mideye yerleştirilen slikon bir balondur. İçerisine yerleştirilirken sıvı (serum fizyolojik) veya hava ile şişirilmektedir. Balonun büyüklüğü ve ne kadar şişirileceği hastanın kilosuna göre ayarlanmakta ve hastanın bu işlemden zarar görmemesi için her türlü tedbir alınmaktadır. Balon içerisine verilen serum fizyolojik sıvısının miktarı bile titizlikle ayarlanmaktadır. Serum fizyolojik miktarı 400 ila 700 ml. Kadardır. Bu miktarlar ve ölçüler tüm dünya ülkelerinde kabul görülmüş değerlerdir. Başta belirttiğimiz gibi burada ki balonun büyüklüğü ve serum fizyolojik miktarı hastanın kilosuna göre değerlendirilip buna göre kişiye özel bir uygulama yapılmaktadır. BioEnterics Intragastric Balloon (BIB) diye adlandırılan mide balonu yerleştirildikten sonra midede 6 ay misafir olmakta ve süre bitiminde yeniden endoskopik müdahale yöntemiyle çıkarılmaktadır. Bu müdahalede hastanın normal sağlığının bozulmaması için gerekli tüm önlemler alınmaktadır.

    Ayrıca mide balonunun diğer bir çeşidi de hava ile şişirilen mide balonudur. Yine aynı yöntemle yerleştirilir ve serum fizyolojik sıvı yerine hava ile şişirilmektedir.

    Her iki balonda hastaya 10 ila 15 dakika arası uyutularak yerleştirilmektedir. Eskiye nazaran yeni sistemlerde yan etkilere daha az rastlanmaktadır. Mide bulantısı neredeyse hiç yaşanmamaktadır.

    Mide balonunun yan etkileri nelerdir?

    ·         İlk haftalarda az miktarda kusma ve mide bulantısı %8,6

    ·         Nadiren karın ağrısı ve hazımsızlık %5 oranında

    ·         Mide ülseri % 0,4 oranında

    ·         %2,5 oranında balon sönmesi ya da yer değiştirmesi

    ·         Mide perferasyonu %0,1 oranında

    ·         Sindirim kanallarında tıkanıklık %0,8

    Mide Balonu Zayıflamayı Nasıl Sağlar?

    Mide içinde hacim oluşturarak, midenin etkin hacmini azaltır. Bu da, obezite hastalarının mide balonu yöntemi uygulandıktan sonra küçük porsiyonlar yiyerek daha çabuk doymalarını sağlar. Burada asıl maksat mideyi programlamaktır. Vücudun ihtiyacı kadar beslenmesini sağlayıp düzenli ve sağlıklı bir şekilde zayıflamasına yardımcı olunmaktadır. Mide balonu uzun bir müddet mide de kaldığı için vücut sağlıklı beslenmeyi alışkanlık haline getirmektedir. Kişi düzenli ve sağlıklı beslenmeyi benimsemektedir.

    Mide Balonun Çeşitleri Var Mıdır?

    Evet, çeşitleri vardır. Mide balonu birçok farklı şekilde piyasada bulunabilir. Mide balonlarının hava ya da sıvı şekilde şişirilebilen türleri vardır. Bu tedavi uygulanmadan evvel mide balonu çeşitleri öncelikle iyi bir araştırma ile deneyimli, alanında kendini ispatlamış gastroentereloji uzmanları ile görüşülmelidir. Genelde tüm dünyada kabul görmüş 2 çeşidi bulunmaktadır. Bunlar:

    1.       BioEnterics Intragastric Balloon (BIB)

    2.       Heliospher

    BioEnterics Intragastric Balloon (BIB): serum fizyolojik ile şişirilen mide balonuna denmektedir.

    Heliospher: hava ile şişirilen mide balonlarıdır.

    Ülkemizde ve tüm Avrupa da uygulanan yaygın yöntem ise genelde BioEnterics Intragastric Balloon (BIB) yöntemidir.

    Mide Balonu Yöntemi Kimlere Uygulanabilir?

    Kilosu normal kabul edilen kilodan fazla olan herkese mide balonu yerleştirilebilir. Mide balonundan en sık yararlanan hastalar ise vücut kitle indeksi 40′ı geçmeyen ve başka hastalığı olmayanlardır. Ayrıca vücut kitle indeksleri 40′tan fazla olup cerrahi müdahale tercih etmeyen hastalar ve vücut kitle indeksi 50′den fazla olan süper obez sınıfına giren ve ameliyat öncesi kilo vermesi gereken hastalarda mide balonu yerleştirmesi uygulanabilen hastalardır.

    Mide balonu uygulaması kimlere uygulanmaz?

    Bazı ilaçlar veya bazı operasyon geçirmiş hastalarda mide balonu tedavisi uygulanamamaktadır. Bunun ile ilgili detaylı bilgiyi gastroentereloji uzmanınızdan almanız mümkündür.

    ·         Kan sulandırıcı özelliğe sahip ilaçları kullanmak zorunda olan hastalarda (anti romatizmal veya kortizonlu ilaçları kullananlarda)

    ·         Daha önceden batın ameliyatı geçirmiş hastalarda

    ·         Daha önceden majör laparoskopik bir operasyon geçiren hastalarda

    ·         Alkolik olanlarda veya herhangi bir uyuşturucu madde kullanan hastalarda

    ·         Mental bozukluk olan hastalarda

    ·         Yeterli derecede kilolu olmayanlar

    ·         Mide ülseri olanlar, mide de şiddetli reflüsü olanlar, mide fıtığı olanlar

    ·         İnfeksiyöz barsak şikâyeti olanlar

    Mide Balonu İle Ne Kadar Kilo Verilebilir?

    Mide Balonu yerleştirmesi yaklaşık 6 aylık bir zaman dilimi içerisinde hastaya, yaklaşık olarak 8 ile 16 kilo arasında bir kilo kaybı sağlayabilir. Bu ameliyatsız bir zayıflama yöntemidir. Mide balonu ile kilo vermenin önemli şartları vardır. Öncelikle kişinin kilo vermekte kararlı olması ve iradesini koruması gerekmektedir. Ayrıca muhakkak bir destek programı içerisinde bu yöntemi uygulamak lazımdır. Yalnızca mide balonu, istenilen sağlıklı kiloya ulaşılmasını sağlamakta yetersizdir. Bu konuda diyet ve egzersiz programları da uygulanarak, doğru beslenme ile gerçekleştirilebilir.

    Kişi mide balonuna güvenip yine aynı miktarlarda eskisi gibi beslenmeye devam ederse diyet ve egzersiz ile bu tedaviyi desteklemezse bu durumda kilo vermesi düşünülemez. Dolayısıyla başlangıçta bizzat kişi kararlı olmalı ve etrafındaki kişilerce de desteklenmelidir.

    Özetle, mide balonu taktırmayı düşünen hastalar şayet, mide balonu takılması için uygun olan şartları taşıyorlarsa mide balonu hakkında detaylı ve yeterli bilgiye sahip olmadan bu işlemi asla yaptırmamalıdırlar. Kişiler mide balonu uygulaması yapılmadan önce bu süreçte neleri yapıp neleri yapmaması gerektiğini iyi bilmeli ve her türlü gelişmeye hazır olmalıdırlar. Ayrıca mide balonu taktıracağı merkezi ve uzmanı iyi araştırmalı ve alanında uzman kişilere bu operasyonu yaptırmalıdırlar. Bu merkezlerde daha önce mide balonu ameliyatı olmuş kişilerin deneyimlerini, izlenimlerini dinleyerek ve gözlemleyerek karar verebilirsiniz.

    9- Duodenojejunal Bypass

    Duodenojejunal Bypass-Sleeve Gastrektomi (DJB-SG) operasyonu anatomik açıdan Biliopankreatik Diversiyon-Duodenal Switch (BPD-DS) ameliyatı ile çok aynı noktalara sahiptir. Bu sebep ile "kısa duodenal switch"  yani, short duodenal switch olarak da isimlendirilir.

    Esas açıdan Duodenojejunal Bypass-Sleeve Gastrektomi (DJB-SG) operasyonunda da mide uzunlamasına bir tüp haline şekline getirilir. İlk adım adım Sleeve Gastrektomidir. Bu uygulamanın ardından pilor kası muhafaza edilerek on iki parmak bağırsağı mideden ayrılır. Yani diğer bir adım olan Duodenal Switch. En son aşamada ise Biliopankreatik Diversiyon operasyonundan çok daha kısa bir ince bağırsak bypass edilerek pilora bağlanır. Bu da 3. adımı yani, Duodenojejunal Bypass oluşturur.Duodenojejunal Bypass-Sleeve Gastrektomi (DJB-SG) operasyonu tıpkı BPD-DS gibi sınırlı olarak mide hacmini küçültücü ve ince bağırsaklardan emilimin gerçekleşmesini engelleyen bir ameliyattır.

    İlk ne zaman uygulanmıştır?

    Duodenojejunal Bypass (DJB) ilk olarak 2007 yılında uygulanmıştır. Bu ameliyat, Cohen ve Rubino adlı kişiler tarafından düşük vücut kitle indeksli şeker hastası kişilere yönelik olarak yapılmıştır. Bu ilk yapılan operasyonda mideye hiçbir şekilde dokunulmamış, yalnızca mide ve ince bağırsak arasında kısa bypass yapılmıştır. Bu bypass uygulaması sırasında pilor kası muhafaza edilmiştir. Bunun yanında da aşağıdan çekilen ince bağırsak pilorun ardına bağlanmıştır (Duodenal Switch). Bu kişilerde hiç kilo kaybı yaşanmadan Tip 2 Diyabet belirtilerinde düzelme görüldüğü belirtilmiştir. Cohen ve Rubino daha sonra bu operasyona mide tüpleştirme kısmını da ilave ederek kilolu şeker hastası kişilerde uygulamışlardır.

    Yeni haliyle Duodenojejunal Bypass/Sleeve Gastrektomi (DJB/SG) operasyonunun, kişinin kilosuna ayarlanabilen bir şekilde yapılabileceği gösterilmiştir. Bu hali ile değişik kliniklerde hem fazla kilolu hem de normal neredeyse normal kilolu şeker hastalığına sahip kişilere yapılan Duodenojejunal Bypass/Sleeve Gastrektomi (DJB/SG) operasyonunun şeker hastalığını kontrol gücü için değişik neticeler bildirilmektedir. Tokyo'dan Kasama, Caracas'dan Navarette, Duodenojejunal Bypass – Sleeve Gastrektomi (DJB/SG) ile şeker hastalarında tamamen iyileşmeler olduğu görülmüştür. New York'tan Ferzli ise Tip 2 Diyabet sebebi ile DJB/SG yaptığı kişilerde şeker hastalığı için belirgin ve kalıcı bir iyileşme, düzelme olmadığını bildirmiştir. Bu kişilerin çok büyük bir bölümünde ise bir sene ardından kötü kolesterolde yükseliş ve beta hücre etkinliklerinde azalma meydana gelmiştir.

    Duodenojejunal Bypass – Sleeve Gastrektomi (DJB/SG) operasyonun, uygulanan çalışmalarda metabolik etkileri hususunda belirgin bir gücü ortaya konmamıştır. Bildirilen neticeler operasyonun şeker hastalığına etkisi konusunda bir takım çelişkiler içerir. Kimi gruplar Tip 2 Diyabet tedavisinde, ağır beslenme bozukluğuna yol açabilen Duodenal Switch ya da Biliopankreatik Diversiyon gibi operasyonlar için, daha avantajlı yaşam standartları sunması sebebi ile Duodenojejunal Bypass/Sleeve Gastrektomi (DJB/SG) operasyonunu daha üstün kabul etmektedir. Fakat Duodenojejunal Bypass/Sleeve Gastrektomi (DJB/SG) operasyonun, kilosu normale yakın şeker hastası kişilerde non-obez diyabetiklerde yeteri kadar kontrol sağlanamadığı için genel olarak kabul edilmektedir.

    Duodenojejunal Bypass/Sleeve Gastrektomi (DJB/SG) ve Obezite Tedavisi

    Duodenojejunal Bypass/Sleeve Gastrektomi (DJB/SG) operasyonun şeker hastalığı yani, Tip 2 Diyabet üzerine etkileri bakımından çelişki barındıran yayınların ve bildirimlerin bulunması, operasyonun obezite üzerine etkilerinin daha çok değerlendirilmesine sebep olmuştur. Mevcut diğer ameliyatlar içinde kişinin kilo durumuna göre en ayarlanabilir operasyon olması, obezite tedavisi bakımından Duodenojejunal Bypass/Sleeve Gastrektomi (DJB/SG) operasyonun ön planda değerlendirilmesine yol açmıştır. Hindistan'dan PraveenRaj iki farklı yerde yayınlanan yazıda Duodenojejunal Bypass/Sleeve Gastrektomi (DJB/SG) operasyonun obezite ve morbid obezite tedavisinde etkinliğinin fazla olduğunu bildirmiştir.

    Duodenojejunal Bypass/Sleeve Gastrektomi (DJB/SG): Obezite Tedavisinde Olumlu Taraflar

    Laparoskopik Roux-en-Y Gastrik Bypass bütün Dünya ülkelerinde en yaygın şekilde yapılan obezite cerrahisi operasyonudur. Laparoskopik Roux-en-Y Gastrik Bypass ardından kişiler en fazla Dumping Sendromu sebebi ile güçlük yaşarlar. Dumping Sendromu, belirli besinlerin tüketimi ile başlayan çok rahatsız edici bulantı, kusma, karın ağrısı ve bayılma ataklarının olabileceği bir durumdur. Bu durumun gastrik bypassdan sonra çok olmasına sebep olan şey ise, pilorun artık bir rolunün kalmamasıdır.

    Halbuki Duodenojejunal Bypass/Sleeve Gastrektomi (DJB/SG) operasyonu piloru muhafaza edici bir ameliyattır. Pilor valfi muhafaza edildiği için, ince bağırsaktan mideye, taşma şeklinde içerik kaçağı meydana getirmez. Roux-en-Y Gastrik Bypass uygulanan kişiler ile mukayese edilmeyecek kadar rahat bir yaşam kalitesi sunar. Duodenojejunal Bypass/Sleeve Gastrektomi (DJB/SG) ameliyatı uygulanan kişilerin ameliyat ardından kilo verme oranları gastrik bypass ile eşit değerlerde olmaktadır. Biliopankreatik Diversiyon (BPD) ve Biliopankreatik Diversiyon/Duodenal Switch (BPD/DS) operasyonlarına neredeyse çok yakın bir kilo kaybı sağlamasına rağmen, beslenme bozukluğuna sebep olma oranı gözle görülür şekilde olarak daha minimum seviyede olmaktadır. Fakat metabolik kontrol gücünün bu ameliyatlardan daha az olduğu bilinmektedir. Obezite ya da morbid obezite tedavisinde uygulanan operasyonun metabolik gücünün çok fazla olması, tabi ki avantajlı bir taraftır. Ancak morbid obezite durumunda ortaya çıkan yüksek tansiyon yani, hipertansiyon, şeker hastalığı ya da hiperlipidemi gibi metabolik problemler, direkt obezite sebepli olarak meydana gelmektedir.

    Bu sebep ile obezitenin hızlı ve etkin olarak kontrolü, bu ek olarak ortaya çıkan hastalıkların da doğal olarak ortadan kalkmalarına ya da belirgin olarak iyileşmelerini sağlamaktadır. İşte bu sebep ile çok fazla kilosu olan hastaların tedavilerinde uygulanacak ameliyatın hem çok güçlü kilo kaybına yol açması, hem yaşam kalitesinin yüksek olması, hem de beslenme bozukluğunun en minumun seviyede olması gerekir. Duodenojejunal Bypass/Sleeve Gastrektomi (DJB/SG) operasyonu bu üç koşulu da morbid obezite için gerçekleştiren mükemmele yakın bir ameliyat olarak geçer. Süper obezite hastalığına sahip kişilerde dahi bir defa da uygulanabilir. Sleeve Gastrektomi yapılmış ve kilo alımı gerçekleşen kişilerde, en önde gelen ameliyat seçeneklerinin başında gelir.

    Duodenojejunal Bypass/Sleeve Gastrektomi (DJB/SG): Neden?

    Pilor muhafaza eden bir ameliyat olarak uygulanır. Bu sebepten dolayı kısa duodenal switch olarak da geçer. Tıpkı BPD/DS'de olduğu gibi pilor kası muhafaza edilir. İnce bağırsak bağlantısı pilor kasının hemen arkasına uygulanır. İnce bağırsaktan mideye içeriğin kontrolsüz bir şekilde geçmesi engellenir. Dumping Sendromu çok minimum seviyelerde görülür. Pilor kasının muhafaza edilmesinden dolayı dumping meydana gelmez. Kişinin kilo durumuna göre ayarlanabilir. Duodenojejunal Bypass/Sleeve Gastrektomi (DJB/SG) mide tüpü genişliğinin ve ince bağırsak bypass uzunluğunun farklılaştırılabilmesi sayesinde hastanın gereksinimlerine göre ayarlanabilir.

    Çok fazla kilo sorunu mevcut olan hastalarda daha dar bir mide ile daha uzun bir ince bağırsak bağlantısı yapılır. Bu sayede operasyonun hem daha çok mide hacmini sınırlandırması, hem de daha fazla emilim kısıtlaması yapmasına yol açılmış olur. Tam aksine de yalnızca biraz kilo fazlalığı mevcut olan hastalar için geçerli olabilmektedir. Bu ''Etkin Kilo Kaybı Sağlaması'' ile bilinmektedir. Standart Roux-en-Y Gastrik Bypass operasyonuna neredeyse eşit bir şekilde kilo  kaybı gerçekleştirir. Şayet daha dar mide daha uzun ince bağırsak mesafesi ile yapılır ise, bu etki daha da fazla çoğalır. Kilo vermenin etkisini uzun bir süre boyunca muhafaza edebilmektedir. Bu güçlü etki yanında, standart bypass ile karşılaştırılamayacak kadar iyi bir yaşam kalitesine yol açar.

     Daha az Beslenme Bozukluğuna yol açar. Kilo kaybını sağlayan etkisi BPD/DS'e yakın olmakla beraber, BPD/DS ile karşılaştırılamayacak kadar az emilim kısıtlamasına yol açar. Emilim kısıtlamasının esas kriteri, ne kadar bağırsak mesafesinde besinler ve safra akımının birlikte karışmakta olduğudur. Bu duruma ortak emilim mesafesi ismi verilir. Bu ortak emilim mesafesi Standart BiliopankreatikDiversiyon (BPD) için 50 cm civarındadır. BiliopankreatikDiversiyon/Duodenal Switch (BPD/DS) için bu uzunluk 100 cm kadar olmaktadır. Halbuki Duodenojejunal Bypass/Sleeve Gastrektomi (DJB/SG) operasyonunda minimum 200-250 cm ortak emilimin meydana geldiği ince bağırsak uzunluğu kalır. Bu kadar uzun ince bağırsak mesafesinde, emilmesinin lazım olduğu vitamin ve minerallerin neredeyse tamamına yakını emilebilmektedir. Kişilerin almaları gereken ilaçların dozajı ve kullanım sıklığı azalır. Beslenme bozukluğunun da neredeyse hiç olmadığını ele alınır ise, kişilerin yaşam kaliteleri oldukça yükselmiş olur. Duodenojejunal Bypass/Sleeve Gastrektomi (DJB/SG), Obezite tedavisinde kişiye yarattığı olumlu taraflar ile çok seçkin bir ameliyat olarak kabul edilir.

    1-      Roux-En-Y Gastrik Bypass Ameliyatı

    Roux-en-Y Gastrik Bypass ilk başta Amerika gelmek üzere tüm Dünya ülkelerinde en yaygın şekilde yapılan obezite cerrahisi ameliyatı diye geçmektedir. Roux-en-Y Gastrik Bypass mide hacmini küçültür ve emilimi kısıtlayan bir operasyondur. Kişinin tükettiği besinlerin oranını azaltır, bunun yanında alınan gıdaların bir kısmının emilmeden atılmasına yardımcı olur. Tüm obezite operasyonları gibi Roux-en-Y Gastirik Bypass ameliyatı, diyet, egzersiz gibi yöntemlerle kilo kaybı yaşayamayan obezite hastaları için uygun bir yöntemdir. Roux-en-Y Gastrik Bypass ameliyatı sayesinde kişi, diyetler ve ağır egzersizlerle kurtulamadığı aşırı kilolardan, güç durumlarda kalmadan ve kısa sürede kurtulmayı sağlar.

    Roux-en-Y Gastrik Bypass Ameliyatı için uygunluk nasıl belirlenir?

    Roux-en-Y Gastrik Bypass tedavi yöntemi de başka tüm obezite cerrahisi yöntemleri ile aynı endikasyonlar ile uygulanır. Hangi hastaların obezite cerrahisine uygun olduğu ya da olmadığı tüm Dünya ülkelerinde 1991′de, konsesus kararları olan, National Institudes of Health (NIH) tarafından yayımlanmış kriterlere göre belirlenir.

    Vücut Kitle İndeksi yani, Body Mass Index-BMI'si 40 kilogramdan fazla olan kilolu kişiler,
    Vücut Kitle İndeksi yani, Body Mass Index-BMI 35 kilogramdan fazla olan ve fazla kilo kaynaklı şeker hastalığı, yüksek tansiyon, uyku-apnesi, kalp hastalığı, polikistik over gibi sistemik hastalıkları sahip olan fazla kilolu kişiler, şayet kişinin vücut kitle indeksi 35 kg'dan fazla ise ise ve yapılan diyet ya da egzersiz kilo kaybına yardım etmiyor ise, obezite cerrahisi bu hastalar için en uygun tercih olacaktır.

    Roux-en-Y Gastrik Bypass Ameliyatı Nasıl Uygulanır?

    Roux-en-Y Gastrik Bypass operasyonları olduğu gibi laparoskopik yöntem ile yapılır. Bu şu demektir, kişinin karnında büyük bir kesi yapılmaz. Kesilerin hepsi 1 cm altında 6 kesi ile özel aletler ve kameralar  aracılığı ile yapılır.

    1. İlk olarak midenin girişinde küçük bir mide yapılır. Bu mide poşu olarak adlandırılır. Sonradan oluşturulan mide poşunun hacmi bir küçük çay bardağından ufaktır. Neredeyse 35-50 cc hacminde olmaktadır. Kişinin normal mide hacmi neredeyse 800-1000 cc arasında ise, bu halde mide hacmi % 95′in üzerinde azaltılmış olmaktadır.
    2. Sonradan ortaya çıkarılan bu mide poşu için besinlerin bağırsaklara gitmesine yardım edecek bir yol oluşturmak gerekmektedir. Bunu sağlayabilmek adına hastanın ince bağırsakları yaklaşık 50-75 cm mesafeden kesilir. Aşağıya doğru giden ucu yukarıya doğru çekilerek yeni mide poşuna bağlanır. Bu sayede tüketimi yapılan besinler yeni mide poşuna ulaşır. Eski mide ise artık pasif olarak kalır. Besinler ile hiç karşılaşmaz. Yeni mide poşuna giden besinler ise direkt bağlantı yapılan ince bağırsağa gider. Bu sayede kalan mide ile birlikte bir kısım ince bağırsak da gıda ile hiç değmeyecek şekilde gıda geçişinden ayrılır. Tüm bu aşamalar ile besinlerin tüm besinlerin emilmesini engeller.  Kilo kaybını ise etkin bir şekilde gerçekleştirir.
    3. Besinin geçişinden ayrılan mide ve onunla bağlantılı olarak devam eden ince bağırsakların salgılarını bir şekilde ince bağırsağın kalanına akıtmaları lazımdır. Bu hem sağlıklı yaşam için gereksinim duyulan gıdalar ve bir takım mineralin emilimi için lazımdır. Şayet bu bağlantı bağırsağa uygulanamaz ise problemler yaşanabilir. Bu sebeple şarttır. Buna bağlı olarak içinden besin geçmeyen ince bağırsağın başlangıç tarafında yer alan kısmı yalnızca safra ve pankreas salgısı için bir iletim kanalı fonksiyonu gören bir hale gelir. Bu ince bağırsağın ucuda, yeni mideye bağlanan ince bağırsağın ortalarına gelen bir noktaya yapılır. Bu sayede Roux-en-Y Gastrik Bypass operasyonu ile yapılan küçük midenin, çok az bir oranda yemek tüketilebilmesine olanak verir. Tüketilen miktar çok az dahi olsa hastaya tokluk hissettirmesi için oldukça yeterlidir. İnce bağırsakların başlangıç kısmının atlanması sayesinde kişinin tükettiği gıdaların tümünün emilmesi engellenir. Bu sayede özellikle yağlar ve hamur işleri tarafından alınan yüksek kaloriler emilmeden bağırsaklar yolu ile dışarıya atılır. Roux-en-Y Gastrik Bypass ameliyatı ile obezite hastalığına sahip kişi, çok kısa sürede ve etkin bir biçimde kilo verir. Bu kısa sürede kilo kaybı yaşama süreci kişi normal kilolarına ulaşmaya başladığında azalır. 2 yıl gibi bir süre sonra tümden durur. 5 yılın ardından ise % 35 kadar oranda bir hastada kilo alımları dahi gerçekleşebilir. Bu seçenek de operasyonun kontrollü olmayan kilo kaybına sebep olmadığının en sağlam kanıtlarından biridir.

    Roux-En-Y Gastrik Bypass Ameliyatının Etki Mekanizmaları Nelerdir?

    Küçük Mide Poşu: Roux-en-Y Gastrik Bypass ameliyatı sayesinde mide hacmi yaklaşık % 90-95 oranında azaltılır. Normal kiloya sahip bir kişinin midesi 1000 cc hacime değin esneyebilme özelliğine sahiptir. Şişmanlığın aşamaları arttıkça bu potansiyel 1500 cc hacime kadar yükselebilir. Roux-en-Y Gastrik Bypass ameliyatı ile yapılan yeni mide poşu yaklaşık olarak 35-50 cc kadar olmaktadır. Bu kadar küçültülen mide çok az miktarda gıdayı ancak alabilir. Gıda ile dolan midenin duvarı esnemeye başladığında doyma merkezine sinyal göndererek tokluk hissinin oluşmasına neden olur. Bu sayede tokluk hissinin oluşumu ilk lokmada uyarılmaya başlanır.
    Hormonal Etki: Küçük mide poşundan ince bağırsağına giden besinler, ince bağırsaktan çok farklı hormonların salgılanmasına yol açarlar. İnce bağırsaktan salgılanımı yapılan bu hormonlara inkretinler ismi verilir. İnce bağırsağa besinlerin girmesiyle uyarılan bu inkretin ismi verilen hormonlar erken tokluk hissinin oluşmasına yol açar. İnkretinler tarafından hissedilmesi sağlanan bu doygunluk, bunun yanında emilen basit şekerin (glukoz) kullanımını da olumlu yönde etkilerler. Özellikle besinlerin ince bağırsağın son bölümü olan ileuma erken ulaşmasıyla salgısı çok fazla artan GLP-1 hormonu, diyabet hastalığına sahip olan kişilerin kan şekerini ilaç kullanımı olmadan normal düzeye ulaştırır. Obezitede karın içi yağlanma artar, bu da resistin hormonun fazlalaşmasına sebep olur. Resistin, insülin hormonunun etkisine karşı yağ dokularına direnç gösteren bir hormon olarak geçer. Roux-en-Y Gastrik Bypass ameliyatı sayesinde karın içinde bulunan yağ dokuları büyük miktarda azalır. Resistin hormonunun üretimi normal seviyelere geriler. İnsülin direnci düşer. Düşen insülin direnci ise kişinin kilo kaybının hızlanmasına yarar.
    Metabolik Etki: Metabolizma, insanların hayat adına yaptığı tüm eylemlerinin toplamını kapsar.  Bunun eylemlerin bir bölümü kişinin isteğine bağlı uyguladığı davranışlar ve hareketlerdir. Misalen, su içmek, yemek yemek, hareket etmek gibi… İnsan metabolizmasının geniş bir bölümü ise kişilerin farkında olmaksızın organlarından bir bir tüm hücrelere değin olan tüm dokuların uygulamakta olduğu işlemleri kapsar. Kalbin çarpması, beynin, mide ve bağırsakların çalışması, hormonların salgılanması, karaciğer ve böbreğin kanı zehirli atıklardan temizlemesi gibi eylemleri de kapsamaktadır. Bu sebeple metabolizmanın kişi uyku eyleminde ya da dinlenme halinde dahi olsa işlevini sürdürmeye, çalışma ve enerji harcama eylemini sürdürür. İstirahat durumunda enerji ihtiyacı minimum seviyelere düşebilir ancak gene de tüm yaşamsal faaliyetlerin sürdürülebilmesi için enerji gereksinimi mevcuttur. Vücut, şeker ve yağ depolarıyla bu enerjiyi sağlar. Bu enerji de kişinin yiyeceklerinden elde edilir. Roux-en-Y Gastrik Bypass operasyonu geçiren kişilerde dinlenme durumunda enerji harcaması artar. Bazal enerji gereksiniminin hangi mekanizma aracılığı ile yükseldiği net bir şekilde bilinmemektedir. Roux-en-Y Gastrik Bypass ameliyatı yapılan kimi hastalarda dinlenme durumunda sarfiyat edilen enerjinin %31 daha fazla arttığı gözlemlenmiştir. Bunun yanında gene aynı şekilde kaloriye sahip beslenme düzeniyle beslenen iki grup araştırmaya tabii tutulan hastalardan, Roux-en-Y Gastrik Bypass ameliyatı uygulanmayan grup ameliyat olan gruptaki deneklere nazaran, neredeyse %47 daha az kilo kaybı görülmüştür. Roux-en-Y Gastrik Bypass ameliyatı, yalnızca tüketilen yiyeceklerin oranlarının sınırlandırılması veya besinlerin bir bölümünün emilmemesi ile açıklanamayacak, başka daha kalıcı ve etkili mekanizmalar meydana getirmektedir. Roux-en-Y Gastrik Bypass ameliyatı ardında kişilerde istek açısından daha az yemek yeme isteği, metabolik açısından bütün vücutta bir doygunluk ve denge haline erişilmektedir.

    Roux-En-Y Gastrik Bypass Ameliyatının Riskleri Var Mıdır?

    Mide ve bağırsak operasyonlarının birden fazla probleme sebep olma olasılığı mevcuttur. Bu sorunlardan bazıları önem teşkil eder ve üzerinde durulması gerekli sorunlardır.
    Bypass Ameliyatları kaynaklı Standart Riskler
    Emilim azalmasından dolayı vitamin ve mineral eksiklikleri,
    Barsak mesafesinin küçülmesinden ötürü ishal riskleri,
    Kemik erimesi,
    Yeterli olmayan ya da aşırı kilo kaybı
    Bulantı-kusma,
    Anastomoz kaçağı,
    Apse ya da yara enfeksiyonu,
    Kanama,
    Derin ventrombozu,
    PulmonerEmboli,
    Fistüller,
    Safra Kesesi ya da yollarında taş oluşumu,
    Anastomoz darlığı,
    Karın içi yapışıklıkları sebepli kısmi ya da tam barsak tıkanıklıkları,
    İnsizyonelherni yani, kesi yerlerinde oluşan fıtıklar

    Ameliyat Ardından Oluşabilecek Erken Dönem Riskleri Nelerdir?

    Akciğere pıhtı kaçması yani pulmoneremboli morbid obezite hastalığına sahip bireylerin tüm operasyonlarında meydana gelebilecek risklerdir. Laparoskopik Roux-en-Y Gastrik Bypass ameliyatlarında ise bu risk %1-2 şekilde ortaya çıkar. Bacak toplar damarlarında pıhtılaşma sebebiyle ortaya çıkar. Akciğerin damarlarını bacak toplar damarlarından kopan bir pıhtı tıkayabilir. Laparoskopik Roux-en-Y Gastrik Bypass ameliyatından önce ve hastanede yatış süresi boyunca kan sulandırıcı iğneler kişiye uygulanır. Ameliyatın ardından kişi, en kısa sürede ayağa kaldırılmaya çalışırı. Fakat bu, akciğer embolisinin görülmeyeceği manasına kesin olarak gelmez. Ameliyatta ki kesi yerlerinde kaçaklar oluşabilir. Bu kaçaklar Laparoskopik Roux-en-Y Gastrik Bypass ameliyatlarında % 1-2′lik bir durumla ortaya çıkabilir. Erken dönemde bunun teşhisini yapmak güçtür. Obezite hastalığının kendisi iltihabi bir durum olarak geçer. Bunun yanında karın içindeki ve etrafındaki fazla yağlar iltihabı cevabın erken dönemde fark edilmesini durdurur. Erken dönemde hastanın çarpıntı ya da nefes darlığı mevcut ise bu önem teşkil eder. Operasyon ardında huzursuzluk da erken bir kaçaktan ötürü olabilir. Kişi kendinde en ufak bir huzursuzluk, rahatsızlık hisseder ise doktoruyla konuşması faydalıdır. Kimi ekipler bu kaçakları engellemek adına özel malzemeler kullanır. Bazı ekipler ameliyat ardından ilk gün ilaçlı filmler sayesinde kaçağın mevcut olup olmadığını değerlendirir. Bu yöntemlerin hiçbiri tamamen güvenilir olmamaktadır. Laparoskopik Roux-en-Y Gastrik Bypass ameliyatında güvenilir ve özel malzemeler uygulanmasa dahi kaçaklar meydana gelebilir. Kaçak bulunmasına rağmen filmlerle fark edilemeyebilir. Hastanın kendi doktorunun klinik takibi buradaki en etken faktördür. Ameliyatın yapıldığı kısımdan kanamalar, yara infeksiyonları, bir kaç hafta içinde ortaya çıkabilecek barsak tıkanıklıkları Laparoskopik Roux-en-Y Gastrik Bypass ameliyatı ardından ender şekilde ortaya çıkabilecek cerrahi komplikasyonlardır.

    Ameliyat Ardından Oluşabilecek Geç Dönem Riskleri

    Laparoskopik Roux-en-Y Gastrik Bypass ameliyatı ardından geç dönemde en yaygın olarak kesi yerlerinde fıtıklar oluşur. Bu fıtıklar en fazla göbeğe yakın olan kesi yerinde oluşur. Ameliyatın ardından 10 mm üzerinde ki portların yerleştirildiği kesiler tek tek dikişlerle dikilerek bu ihtimal minimale düşürülür. Ameliyatın ardından bu kesilere içeriden yamalar da uygulanabilir. Ancak bu ameliyatın maliyetini yükseltebilir.

    Laparoskopik Roux-en-Y Gastrik Bypass ameliyatı ardında safra kesesi taşları %3-30 oranında risk ihtimali içindedir. Buna sebep olan etkenin ise, on iki parmak bağırsağından salgılanan kolesistokinin adı verilen hormonunun, ameliyat ardından salgısının azalması olduğu sanılmaktadır. Bu sebeple hastaya doktoru ameliyat sırasında safra kesesinin çıkarılmasını önerebilir.

    Hafif bulantı ve kusma bir komplikasyon olarak geçerli değildir. Ancak inatçı ve uzun süren kusmalar mide ve ince bağırsağı arasındaki yeni bağlantıda bir daralmaya sebep olabileceği gözlemlenir.  Bu duruma anastomoz darlığı denilmektedir. Bu durumda kişinin hastaneye yatırılması gerçekleştirilir. İlaçlı filmler aracılığı ile darlığın ne büyüklükte olduğu değerlendirilir. Şayet ameliyatın ardında bir ay  kadar bir süre geçmiş ise endoskopi aracılığı ile bu değerlendirilir. Endoskopi, bu değerlendirmenin yanında darlığı, ucunda balon olan özel malzemeler ile genişletilmesine yardım edebilir. Genellikle bu, problemi çözüme ulaştırır. Şayet anastomoz uygulanırken stapler hattını sağlamlaştıracak özel kılıflar kullanılmış ise, endoskopik genişletme uygulanmaz. Bu halde yeniden operasyon aracılığı ile düzeltmeye ihtiyaç duyulur.

    Laparoskopik Roux-en-Y Gastrik Bypass ameliyatı ardından %3-10 oranları arasında anastomoz hattında ülser meydana gelebilir. Bu ülserler çoğunlukla mide asidi salgısından dolayı kaynaklandığı için anastomozun ince bağırsak bölümünde daha çok ortaya çıkar. Anastomoz hattına hasarı bulunmuyor ise ilaç tedavisi ile gerilemesi mümkündür. Anastomozda bozulma mevcut ise ise ameliyatla düzeltmeye ihtiyaç duyulabilir.

    Metabolik Yan Etkiler
    Dumping Sendromu:
    Tüm bypass ameliyatlarında aynı etki olduğu gibi kişi aşırı karbonhidrat alındığında bağırsaklara çok fazla oranda sıvı geçer. Bu kadar sıvının bağırsak içine dolması, bağırsaklarda şişme ve gerilmeye yol açar. Bağırsak içine giden bu sıvılar sebebiyle damarlarda sıvı oranı düşer ve tansiyonun da düşmesine sebep olur. Bu hale, şiddetli bulantı ve kusma ile beraber bayılma da teşvik eder.

    Dumping sendromunun durdurulması adına fazla karbonhidratlı besinlerden uzak durulması önem teşkil eder. Beyaz un ve nişasta barındıran besinler tüketilmemelidir.  Beyaz ekmek, pide ve lavaş; pirinç, makarna ve hamur işi tatlılar, tuzlular dahil olmak üzere tüketilmemelidir. Kremalar ve kremalı kahveler bile aşırı tüketilmelerinde dumping sendromuna sebep olabilir.

    Dumping sendromu esasında bir problem olarak kabul edilmez. Bunun sebebi fazla kalorili yiyeceklerin tüketimi sebebi ile meydana gelen bu kişide huzursuzluk yaratan durum, esasında Roux-en-Y Gastrik Bypass operasyonunun etkisinin kaynağıdır. Bu durum olmaz ise, etkin ve uzun süreli kilo kayıplarının oluşması sağlanamaz.

    Morbid obezite hastalığına sahip olan kişilerin büyük bir kısmında olan abur cubur yeme alışkanlığı, mide bandı ya da tüp mide gibi yalnızca mide hacmini ufaltan operasyonların ardında yeniden kilo almaya sebep olan etkendir. Hacim sınırlandıran ameliyatların ardından fazla kalorili ancak sıvı ya da yumuşak kıvamda tüketilen besinler kolaylıkla tolere edilebilir. Aşırı miktarda kilo alımına yol açarlar. Fakat Roux-en-Y Gastrik Bypass ameliyatı ardında meydana gelen Dumping Sendromu kişilerin bu alışkanlıklarından vazgeçmelerini ön şarttır.

    Laparoskopik Roux-en-Y Gastrik Bypass ameliyatı ardından Demir, B12 ve Folik asit eksiklikleri ortaya çıkar. Bu etkenlerin eksiklikleri kansızlık yani anemiye sebep olur. Tüm bu sebepler normal günlük tabletler ile düzeltilebilir. Çok ender durumlarda damardan ya da kalçadan iğneye gereksinim duyulur.
    Laparoskopik Roux-en-Y Gastrik Bypass ameliyatı ardından yağların emilimi düşer. Bu sebepten dolayı yağda emilen vitaminlerde tam olarak emileme görülmez. A, D, E ve K vitaminleri günlük vitamin tabletleri ile basit bir şekilde yerine konulabilir. Yağ emiliminin düşme sebebi ile dışkılama yumuşak ve hafif ağır kokulu olur. Beslenme düzenindeki yağ oranı düşürüldüğünde bu kokular ortadan kalkar.

    Obezite halinin en etkili ve kalıcı çözümü obezite cerrahisi olarak kabul edilir. Laparoskopik Roux-en-Y Gastrik Bypass tüm ülkelerde en fazla uygulanan obezite cerrahisi yöntemidir. Şayet obezite hastalığına sahip kişi, diyetler yapıyor ancak hala kilo veremiyor ise, Roux-en-Y Gastrik Bypass kişi için en ideal tedavi olabilir. Kişi sık sık kilo alıp veriyor ise bu hal metabolizmayı yorar. Bu da yeni hastalıkların ortaya çıkmasına neden olur. Roux-en-Y Gastrik By pass bu durumun oluşmasını engeller.

    12-Gastrik Plikasyon (Mide Katlama)

    Mide Katlama, yani Gastrik Plikasyon midenin bıçak değmeden uzunlamasına daraltılması prensibine dayanan bir ameliyattır. Mide katlama yerine; mide teğelleme, gastrik sleeve plication, vertikal sleeve gastric plication, greater curvature plication gibi isimler de kullanılmaktadır. Mide katlama operasyonunda mide kesilmez ve böylece herhangi bir hasar görmez. Mide, kendi kendisinin üstüne katlanarak, içeriye doğru katlanır. Mide katlama operasyonu laparoskopik olarak uygulanır. Mide katlama operasyonundan sonra normal yaşantınıza dönmeniz kısa bir süreyi kapsar. Diğer obezite cerrahisi yöntemlerine göre ameliyat süresi ve hastanede konaklama süreleri oldukça kısadır. Operasyon yaklaşık bir buçuk saat sürer. İşlemin ertesi günü hastaneden çıkabilirsiniz. Ameliyattan sonra iki hafta boyunca sıvı gıdalarla beslenir sonrasında normal şekilde beslenme düzenine geçilebilir.

    Mide Hacmi Küçülüyor

    Mide katlama operasyonu yalnızca mide hacmini daraltmaktadır. Dolayısıyla obezite hastası kişi daha az yemek yemeye başlar. Mideyi küçültmek için midede mide balonu ya da mide bandı gibi yabancı cisimler bırakılmaz. Dolayısıyla mide balonu ve mide bandı gibi yöntemlerde görülen kusma, aşırı bunaltı gibi problemler görülmez. Midede bırakılmış herhangi bir yabancı cisim olmadığı için, mide katlama operasyonu sonrası bu cisimler yüzünden oluşabilecek hayati risklerle karşılaşılmaz. Mide katlama işleminde, hastanın midesi kesinlikle kesilmez. . Ön ve arka duvarı ya da yalnızca ön duvarı kendi üzerine katlanarak dikilmektedir. Bunun için iki ya da üç kat dikiş uygulanarak, mide dokularının sağlam olarak tutunmasına olanak sağlanılır. Mide Katlama (Gastrik Plikasyon) operasyonu geriye döndürülebilen bir işlemdir. Geri döndürülebilmesi ise, mide katlama ameliyatlarında mide kesilmediği, alınmadığı veya ince bağırsaklarda yol oluşturma işleminin yapılmadığı için mümkündür.

    Mide Katlama Operasyonu Ekonomik midir?

    En ekonomik mide küçültme yöntemi, mide katlama operasyonudur. Mide katlama operasyonlarında ameliyat süresi diğer yöntemlere göre daha kısadır. Yabancı cisimler kullanılmamasıyla ameliyat maliyeti azalır. Hastanede yatış süresi de kısa olduğundan ekonomik bir zayıflama yöntemidir.

    Mide Katlama (Gastrik Plikasyon) Operasyonu Nasıl Uygulanır?

    Mide katlama operasyonuyla zayıflama yöntemi iki farklı şekilde yapılabilmektedir: Ön duvar katlaması (Anterior Plikasyon) ve ön-arka duvar katlaması (lateral plikasyon- büyük kurvatur katlaması)

    Ön Duvar Katlaması (Anterior Plikasyon)

    Ön duvar katlaması,  nadir olarak kullanılır. Arka duvarın büyük bir alanı serbest kalabilir, zaman geçtikçe esneyerek mide hacminin kısa sürede büyümesine neden olabilmektedir. Bu nedenle kullanışlı bir yöntem olmamakla beraber fazla tercih edilmez.

    Ön-Arka Duvar Katlaması (Lateral Plikasyon-Büyük Kurvatur Katlaması)

    Büyük Kurvatur Mide Katlama (Gastrik Plikasyon) operasyonu bütün Dünya ülkelerinde en çok tercih edilen işlemdir. Midenin ön ve arka duvarı kendisi üstüne katlanarak dikilir. Operasyon laparoskopik şekilde yani, kapalı yöntemle yapılır. Karında 1 cm'den ufak 4 veya 5 kesi ile spesifik aletler aracılığıyla yaklaşık bir saatte yapılır. Mide Katlama (Gastrik Plikasyon) operasyonu, uygulama kolaylığı sağlar ve malzeme kullanımı gerektirmez. Bu yüzden kolay ve ekonomik şekilde uygun yapılabilen tek mide küçültme yöntemidir.

    Mide Katlama Hangi Hastalar İçin Uygundur?

    Mide Katlama (Gastrik Plikasyon) operasyonu obezite hastalığı sebebiyle tedavi olması şart olan tüm kişilere uygulanabilir. Vücut Kitle İndeksi 50 kg/m2 üzerinde olan süper obezite hastalığına sahip kişilerde operasyon süresinin kısa olması sebebiyle ilk olarak,  Mide Katlama (Gastrik Plikasyon) ameliyatı olarak uygulanmaktadır. Bypass ameliyatı olmak istemeyen hastalarda, mide bandı uygulanması düşünülen hastalarda alternatif bir yöntem olarak da kullanılabilir. Mide bandı yöntemi denenmiş ancak mide bandı ile problemler yaşamış obezite hastaları için, mide bandı ve mide balonu gibi yabancı cisimlerden çekinen ya da operasyon sonrasında mide bandı ayarlamaları için hastaneye sık sık gelmek istemeyen kişilerde, standart sleeve gastrektomi operasyonlarından midenin kesilmesi yüzünden çekinen hastalarda, Mide Katlama (Gastrik Plikasyon) ameliyatı uygulanabilir.

    Mide Katlama (Gastrik Plikasyon) Ameliyatının Riskleri Var mıdır?

    Mide Katlama (Gastrik Plikasyon) operasyonunda mide kesinlikle kesilmez. Mide yalnızca kendi üzerine katlanarak dikilir  ve sabitlenir. Bu sebeple hiçbir şekilde hastanın midesine bıçak değmez. Mide Katlama (Gastrik Plikasyon) operasyonu ile ilgili ciddi problemler bildirilmiştir. Ölümle sonuçlanmış vakalar mevcuttur. Ancak Mide Katlama (Gastrik Plikasyon) ameliyatı, cerrahi bakımdan ölümcül bir ihtimal içermemektedir. Fakat ameliyatın deneyimsiz ekipler ve doktorlar tarafından ya da özensiz ve yeterli olmayan koşullar altında gerçekleştirilmesi halinde, ameliyat sırasında gözden kaçabilen mide duvarı hasarları olabilir. Eğer cerrahi ekip tecrübeli değil ise bu yaralanmalar yüzünden ortaya çıkan kaçaklar sebebiyle ölümcül komplikasyonlar görülebilmektedir.

    Mide Katlama (Gastrik Plikasyon) işlemi de tüm obezite cerrahisi ameliyatları gibi sistemik bir takım risklere sahiptir. Bu hastaların obezite düzeylerinden kaynaklanan bir risktir. Obezite hastalığı kalp pompası ve akciğer kapasitesi bakımından sınırlı bir kapasiteye sahiptir. Bu hastaların ameliyat öncesi hazırlığı ve ameliyat sırasındaki takibi ve ameliyat sonrası dönemde çok dikkatle izlenmeleri çok elzemdir.

    Ameliyat sonrası, hastaların en ufak şikayetleri deneyimli bir obezite cerrahisi ekibi için hayati önem taşır. En küçük rahatsızlıklar dahi ayrıntılı bir şekilde incelenmelidir. Ameliyat sonrası ilk bir ay özellikle bu sorunları fark edilmesi bakımından kritik önem taşır.

    Mide Katlama (Gastrik Plikasyon) Ameliyatı Hastaya Nasıl Etki Eder?

    Mide katlama ameliyatı sayesinde mide hacmi küçültülür. Dolayısıyla hastanın yemek porsiyonları da küçülür. Misal, ameliyat öncesi bir tabak fasulye, bir tabak pilav, salata ve ekmekle doymuşluk hissi sağlanabilirken, ameliyat sonrası bu yarım tabak fasulye ile tıka basa doymuş hissi sağlanabilmektedir. Sleeve gastrektomi ameliyatında, midenizin çıkartılan kısmından salgılanan açlık hormonu %70-80 azalır. Açlık hormonunun (ghrelin) azaltılması hasebiyle öğünler arasında daha az açlık hissi sağlanır.

    Tokluk duygusu uzun sürer. Mide katlama ameliyatında mide yerinden çıkartılmaz. Bu sebeple hücrelerin üretildiği hücreler yok olmaz. Fakat zaman geçtikçe, mide bu bölümünün kendi üstüne katlanıp dikildiği için etkinliğini yitirebilir. Bu ameliyatla beraber mideniz tüpleştirilir.  Bu sebeple mide daha hızlı boşalmaktadır. Tüketilen gıdalar mideden hızlıca ince bağırsağa geçer. Bu sayede bağırsak hareketleri de hızlanır. Mide katlama ameliyatında yabancı cisimler söz konusu olmadığı için, bununla ilgili sıkıntılar yaşanmaz.

    Mide bandı yönteminde olduğu gibi ayarlanma gereksinimi duymaz. Sindirim sistemini değiştirmez. Uzun vadede tek etkisi ise, kısmen kilo alımı olabilir. Bu tekrarlayan kilo alımlarında ise bir kat daha katlama yapılarak, basit ve pratik şekilde mide hacmi tekrar küçültülebilir. Tüm bu sebeplerden dolayı mide katlama ameliyatı en sık tercih edilen ve önerilen mide küçültme ameliyatlarındandır.

     

     

     

     

     

     

     

     


    Detaylı bilgi için: 444 44 84

  • Şeker Hastalığı

    Şeker hastalığı günümüzde toplumda daha yaygın bir şekilde görülmeye başlamış ve görülmeye yaşı giderek düşmeye başlamış metabolik bir hastalıktır. Bu rahatsızlık kan şekeri seviyelerinin kontrol altına alınamamasıyla karakterize olmuştur. Tedavi edilmediğinde yani kan şekeri seviyelerinin kontrol altına alınamaması halinde, vücuttaki çok sayıda organı ve dokuları etkileyerek, işlevlerinin bozulmasına neden olan toplumsal bir sorun haline gelmiştir.  Tüm insanlar yaş ve cinsiyet fark etmeksizin şeker hastalığının riski altında olabilir.

    Rahatsızlık vücutta pankreasta beta hücreleri tarafından salgılanan, kan şekerini düşürücü bir işlevi olan insülin hormonunun olmamasıyla ya da insülinin az olmasıyla ya da vücutta olmasına rağmen insülinin etkisiz kalmasıyla ortaya çıkar. Sağlıklı kişilerde kanda yiyeceklerin etkisiyle şeker oranının yükselmesiyle, pankreastaki beta hücrelerinin insülin salgılaması olur. Kana karışan insülin hormonu dokularda olan hücrelerde reseptör adı verilen alıcılara bağlanarak, kandaki şekerin yani glikozun hücrelerin içine girmesine etken olur. Hücrelere giren glikoz bu sayede vücudun en önemli yakıtı olan enerji elde edilmesinde kullanılır. Vücutta insülin hormonu olmadığında ya da insülin olsa da etkisiz kalması halinde, kanda bulunan glikoz hücrelerin içine giremez. Bu etkiyle kanda bulunan şeker seviyesi yükselir. Vücudun buna verdiği ilk tepki idrarla birlikte şeker atmak olur. Bu aşamadan itibaren kişide şeker hastalığı başlamış olur. Şeker hastalığı insanlarda iki farklı tipte oluşabilir.

    Şeker hastalığı türleri nelerdir?

    Tip 1 diyabet

    Şeker hastalığının bu tipi insülin hormonunun mutlak eksikliğiyle meydana gelir. Bu tip her yaştaki insanı etkileyebilse de, toplumda daha çok çocuklarda ve erişkinlerde ortaya çıkar. Bu nedenle bu şeker hastalığı jüvenil diyabet olarak tanımlanır. Bu diyabetin belirtileri ani bir şekilde ortaya çıkar. Toplumda bulunan şeker hastalarının % 10 oranı Tip 1 diyabet hastasıdır.

    Tip 1 diyabet neden oluşur?

    Sağlıklı bir yapıya sahip olan kişilerde vücudun dışarıdaki etkenlerden korunmasını sağlayan bir bağışıklık sistemi vardır. Bu sistemin herhangi bir nedenle çalışmasında sapma olması halinde, vücutta kendi hücrelerini yabancı gibi algılayıp saldırması ve tahrip etmesi etkisi oluşur. Bu şekilde oluşan hastalıklar otoimmün hastalıklardır. İşte Tip 1 diyabet hastalığı da, otoimmün hastalıklarından birisidir. Bağışıklık sisteminin sebebi belli olmayan şekilde harekete geçmesi ve pankreasta insülin hormonunu salgılayan beta hücrelerini tahrip etmesiyle ve bu tahribatın % 80 seviyelerine ulaşmasıyla hastalarda Tip 1 diyabet hastalığı ortaya çıkar.

    Tip 1 diyabet hastalığında kimler daha risklidir?

    Bu tip şeker hastalığına ailesinde yakın akrabalarında Tip 1 diyabet olanlar ya da ailesinde en az 4 kişide Tip 2 diyabet hastalığı olanlar, hamilelik döneminde gestasyonel diyabet hastalığı olanlar Tip 1 diyabet açısından daha riskli kabul edilir.

    Tip 1 diyabet belirtileri nelerdir?

    Hastaların vücudunda keton cisimciklerinin üretilmesi yüzünden, bulantı ve kusma olması, karın ağrısı çekilmesi, halsizlik ve yorgunluk, aseton kokusu, derin solunum, dalgın olma, baygınlık hissi, bitkinlik ve kilo kaybı gibi etkiler oluşmaya başlar. Bu belirtilerin görülmeye başlaması hastanın pankreasındaki beta hücrelerinde olan yıkımın hızına ve süresine göre değişim gösterir. Hücrelerde olan tahribat çok uzun bir zamana yayılabilir. Hücrelerde oluşan tahribat sırasında, vücut ihtiyacı olan enerjiyi kendi depolarındaki protein ve yağlardan elde etmeye çalışır. Bu şekilde yağların aşırı yıkımı sırasında oluşan son ürünler yani ketonlar, vücuttaki belirtilerin görülmesini sağlar. Vücutta birikim yapan ketonlar sonucunda, ketoasidoz denilen acil durum meydana gelir. Bunun etkileri arasında, aşırı halsizlik, karın ağrısı, yorgunluk ve hızlı solunum bulunur. Bu etkileri yaşayan hastaların acil olarak doktora gitmesi tavsiye edilir.

    Tip 1 Diyabet tedavisi nasıl yapılır?

    Tip 1 diyabet hastalarının tedavisinde insülin kullanılmaktadır. Bu tip şeker hastalığında vücutta insülin yeteri kadar olmadığından ya da hiç olmadığından, Tip 2 diyabet hastalarının kullandığı insülinin etkisini ya da salınımını arttırıcı şeker ilaçları etkili olmaz. Bu hastaların ihtiyacı olan insülini dışarıdan almaları gerekir. Hastalar bu yüzden insüline bağımlı yaşarlar. İnsülin hormonu protein yapısında bir hormon olduğundan, midede sindirilir. Bu nedenle insülin hormonu ağızdan alınamaz. Bunu enjeksiyonla almak zorunludur. Tip 1 diyabette insülin ihtiyacı hastanın yaşına, ağırlığına, boyuna, tükettiği besinlere ve fiziksel aktivitesine göre belirlenir. İnsülin kullanımı sırasında hastalarda stres, kullanılan bazı ilaçlar ve hastalıklar insülinin dozuna etki edebilir. İnsülinin +4 ile +8 derecede saklanma koşulu, yoğun yaşayan ve aktivitesi fazla olan hastalarda biraz sorun çıkarabilir. Bu nedenle hastalara kolaylık sağlayacak klasik enjektörlerle birlikte kalem enjektörler üretilmektedir.

    Tip 1 diyabette acil olan sorunlar nelerdir?

    Tip 1 diyabet hastaları insülin tedavisiyle birlikte, düzenli beslenme ve egzersiz uygulama gibi etkenlerle yaşamlarında sorun yaşamadan bu hastalıkla mücadele ederler. Ancak insülin hormonunun yeterli düzeyde ve dozda alınmaması, zamanında kullanılmaması durumunda kan şekeri düzeylerinde yükselme olur. Bu hastalar hiperglisemi etkisine girer. Yine insülin hormonunun fazla dozda kullanılması, beslenmeye dikkat etmemek, alkol kullanımının fazla olması, aşırı egzersiz halinde hastalardaki kan şekeri seviyesi normalin altına düşebilir. Bu hastalarda hipoglisemi etkisine girmiş olur. Bu durumları yaşayan hastaların acilen en yakın sağlık kuruluğuna gitmesi gerekir.

    Tip 2 diyabet

    Bu tip diyabet genellikle 40 yaşın üzerinde olan yetişkinlerde görülür. Bu hastalıkta pankreastaki beta hücreleri insülin üretimi yapmakta, ancak bu miktar yeterli gelmemekte ya da insülin vücutta etkili olamamaktadır. Hastaların sıkça idrara çıkması, aşırı susaması, açlık hissetmesi, fazla yemek yemesi gibi etkilerle birlikte kilo kaybının olması Tip 2 diyabetin belirtileri arasındadır. Bu belirtilere eşlik eden bulanık görme, yorgunluk, halsizlik, ciltte kuruluk ve kaşıntı, yaralarda geç iyileşme, enfeksiyonların sıkça görülmesi, ellerde ve ayaklarda karıncalanma ve uyuşukluk, cinsel sorunlar, ağızda kuruma gibi etkiler olur.

    Tip 2 diyabet açısından kimler riskli kabul edilir?

    Bu tip diyabetin sebebi bilinmese de, genellikle 40 yaşın üzerinde kişilerde etkili olsa da, bazı risk faktörleri şeker hastalığının oluşmasında etkili olmaktadır.

    • Fazla kilosu olan obezler
    • Ailesindeki yakın akrabalarında şeker hastalığı öyküsü olanlar
    • Gebelik döneminde gestasyonel diyabet gelişen ve 4,5 kg üstünde bebek doğuran kadınlar
    • Yaşamı stresli olanlar
    • Bir hastalığın yaşattığı stresi olanlar
    • Düzenli beslenme alışkanlığı olmayanlar
    • Hareketsiz bir yaşam tarzı olanlar

    Kendisinde bu risk faktörlerinin en az ikisinin olduğunu düşünenler, şeker hastalığı açısından tarama testleri yaptırmalıdır. Tip 2 diyabet tedavisi yaşam boyu sürecek bir tedavi programını içerir.  Hastaların diyabet konusunda eğitilmesi, uygun diyetin kullanılması, yeteri kadar egzersiz yapılması, oral yoldan şeker düşürücü anti diyabetik ilaçların kullanımı ve gerektiği takdirde insülin kullanımı tedavinin içeriğinde yer alır. Tip 2 diyabet hastalığı hazırlayıcı etkenler, hastalığın kalıtsal yatkınlık ve metabolik bozukluk olmadan, sadece aşırı miktarda şeker alımıyla meydana gelmez. Sağlıklı bir kişide fazla miktarda şekerli besin alımının olması, hastalığın ortaya çıkmasını sağlayıcı bir etken olarak görülmez. Bu risk faktörleri dışında pankreas tümörleri, pankreas ameliyatları, kronik pankreas iltihabı, akromegali gibi sorunlarda Tip 2 diyabet sebebi olabilir.

    Tip 2 diyabet tedavisi

    Hastaların tedavisinde ilaç kullanımına başlamadan önce, beslenme alışkanlıkları düzenlenir, yaşam tarzında değişimlere gidilir ve uygun egzersizleri yapması sağlanır. Bu tedbirler hastaların kan şekeri seviyelerini kontrol altına alamazsa, oral yoldan kullanılacak ilaç tedavisine başlanır. Hastanın kan şekeri seviyesine göre, insülinin kullanılmasını sağlayacak ya da insülin üretimini arttıracak şeker ilaçları kullanılır. Bu tedavi sonrasında kan şekeri yine kontrol altına alınamazsa, insülin kullanımına geçilebilir. Diğer tedavilere ek olarak uygun dozda insülin enjeksiyonu kullanılır.

    İnsülin kullanımı ne zaman başlamalıdır?

    Hastalarda beslenme planının düzenlenmesi, egzersizlerin uygulanması ve şeker düşüren ilaçların kullanımıyla, kan şekeri normal seviyelere düşürülemezse, ameliyat olması gerekli olan hastalarda, gebelik döneminde, ağır enfeksiyon geçirilen dönemlerde, ayak yaraları olanlarda, diyabete bağlı vücutta gelişen zararlarda, hastalar gecikmeden insülin alımına başlatılmalıdır.

    Şeker hastaları evde kan şekeri takibini nasıl yapmalıdır?

    Ağızdan şeker düşürücü ilaçlar ya da insülin kullanan hastalar, haftada belli günlerde kan şekerini düzenli olarak ölçtürmelidir. Bu kan şekeri değerleri doktorun hastalığı değerlendirmesinde faydalı olur. Bu sebeple insülin kullanan Tip 2 diyabet hastalarının kahvaltı, öğlen, akşam ve gece yatmadan önce yemeklerden evvel dört defa glukometreyle yani şeker ölçüm cihazıyla kan şekeri ölçülmelidir. Haftalık olarak kaç defa şeker ölçümü yapılacağına hastanın durumuna göre, doktor kan şekeri ölçüm programı hazırlar.

    ŞEKER HASTALIĞININ DÜZENLİ TAKİBİ NASIL YAPILIR?

    Şeker hastalarında kan şekeri ölçümünde kullanılan, kandaki şeker seviyesini parmak ucu ve koldan alan cihazlar bulunmaktadır. Bunun dışında yeni geliştirilen cilt altına yerleştirilen alıcı bir sensör yardımıyla 72 saat süreyle cilt altında bulunan sıvının glikoz düzeyini devamlı şekilde ölçen cihazlar bulunmaktadır. Glikoz kan damarları yoluyla cilt altına ulaştığından, cilt altı sıvısında olan değişimler kan şekeri seviyelerini yansıtmaktadır. Cihaz cilt altı sıvısında olan glikoz seviyesini her beş saniyede ölçerek, 10 dakikada bir ortalama alarak, hafızasına kaydeder. Üç gün sonra cihaz çıkarılarak, kayıtlar bilgisayara aktarılır. Bu şekilde tansiyon, kalp ritmi kontrolünde kullanılan monitör gibi, tüm gün kandaki glikoz değişimleri kontrol edilebilir. Bu ölçüm sistemi sürekli glikoz monitör sistemi olarak tanımlanır. Bu yöntem insülin pompası kullanan Tip 2 ve Tip 1 diyabet hastalarında, gebelik şekeri takiplerinde, ergenlik döneminde ya da kan şekeri ölçümleri değişken olan hastalarda büyük kolaylık sağlamaktadır.

    Diyabet tedavisinde başarılı olmak için hastalar ne yapmalıdır?

    Günümüzde şeker hastalığının tedavisi insülin takviyesi sayesinde pankreas uyarılarak insülin salgılanmasını sağlayan ilaçların kullanımıyla ya da insülin direncini düşüren ilaçlarla yapılmaktadır. Hastalarda uygulanan tedavide, kan şekeri değerlerinin sağlıklı kişiler gibi olması hedeflenmektedir. Tedavide başarılı olmak için, hastaların doktorun önerilerine uyması, diyet ve egzersiz uygulamalarını yerine getirmesi gerekir. Bu sayede hastaların yaşam kalitesi yükseltilecektir. Kontrol altına alınamayan kan şekeri, ilerleyen dönemlerde damar sisteminde hasarlara neden olmaktadır.

    Şeker hastalığının kontrolü için evde şeker takibi yapılmalı

    Egzersiz, beslenme, şeker düşüren ilaçlar, insülin kullanımı gibi faktörler kan şekeri seviyelerinde değişimlere neden olur. Sağlıklı kişilerde kan şekeri seviyesi açlık halinde 70-100 mg/dl değerlerinde seyreder. Şekerli gıdalar yenilse bile, ikinci saatte bu değer 140 mg/dl miktarını aşmaz. Bunlar belirli bir denge içinde olur. Şeker hastaları için böyle bir denge bulunmamaktadır. Diyete, beslenmeye, egzersize dikkat edilmediği takdirde kan şekeri seviyesi bir anda 200-300 mg/dl değerlerine ulaşabilir. Bazı durumlarda istenmeyen değerlere inebilir. Bu yüzden hastalar kan şekeri seviyelerini belirli aralıklarda tutmalıdır. Kan şekeri seviyelerinin dengeli olarak tutulması, diyabetin sebep olacağı sorunların oluşmasını önleyecektir. Evde kan şekeri takibinin yapılması halinde hipoglisemi erken dönemde belirlenerek tedavi edilebilir. Hastalar kan şekerinde düşüklük hissettiklerinde, evde ölçüm yaparak, komplikasyonlardan zarar görmeden müdahalede bulunabilir. Ayrıca kullanılan şeker düşürücü ilaçların dozlarını ayarlamakta kolaylık sağlar, tedavi planlaması yapılır. Bu şekilde yaşam kalitesi yükseltilir ve hastaneye yatma sebepleri azalma gösterir. Bu sebepler arasında hipoglisemi ve hiperglisemi koması ile kronik komplikasyonlar yer alır.

    Şeker hastaları evde hangi değerleri takip edebilir?

    ·         Kan şekeri

    ·         İdrarda keton değeri

    ·         Kilo değerleri

    ·         Kan basıncı değerleri (Tansiyon)

    Evde kan şekeri takibi nasıl yapılır?

    Kan şekeri değerini evde takip edebilmek için, taşınabilir kan şekeri cihazı (glukometre), ölçüm çubukları ile parmak delme cihazı gerekmektedir. Bu sonuçları not edilmesi için bir defter bulundurulmalıdır.

    Kan şekeri ölçülürken nelere dikkat edilmelidir?

    ·         Glukometre şeker ölçüm cihazının nasıl kullanılacağı hakkında doktordan ya da diyabet hemşiresinden bilgi alınmalıdır. Ölçümler kullanım talimatına uygun şekilde yapılmalıdır.

    ·         Kan şekeri ölçümü mutlaka not edilmelidir. Ölçüm yapılan günü, saati kayıt altına almalısınız. Ölçüm yapılırken açlık ve tokluk durumu, egzersiz dönemi belirtilmelidir.

    ·         Cihaz ve çubukların doğru ölçüm yapıp yapmadığı, aralıklı olarak kontrol edilmelidir. Cihazın bakımı ve temizliği haftada 1 defa yapılmalıdır.

    Kan şekeri ölçme sıklığı ne olmalıdır?

    Kan şekeri ölçüm sıklığı doktor tarafından belirlenir. Kan şekeri seviyeleri yüksek olursa;

    ·         Sabahları aç karnına ve kahvaltıdan iki saat sonra

    ·         Öğle yemeği öncesinde ve iki saat sonra

    ·         Akşam yemeği öncesinde ve iki saat sonra

    ·         Gece yatmadan önce toplamda 7 defa kan şekeri ölçümü yapılır.

    Kan şekeri seviyesi kontrol altına alındığında haftada 1 gün dört defa ya da her gün merdiven metoduyla değişik zamanlarda kan şekeri seviyesi ölçülmelidir. İnsülin kullanımı yapmayan şeker hastaları kan şekeri seviyeleri yüksekse, kontrol sağlanana kadar haftada 2 gün öğünlerden önce aç karnına ve tok karnına en az 4 defa ölçüm yapmalıdır. Kan şekeri kontrol altına alınınca, haftada bir gün açlık ve tokluk ölçümleri yapılır. Bunun dışında kendisinde düşük kan şekeri etkileri gören kişiler ölçüm yapmalıdır.

    Kan şekeri değerlerinin sınırları doktordan öğrenilmelidir

    ·         Her şeker hastası için farklı kan şekeri aralığı olabilir. Hastalığın kontrol altında olması için, kan şekeri seviyelerinin normal seviyelerde olması gerekir.

    ·         Tip 1 diyabet hastaları ve gebelik diyabeti olan kişiler daha sıkı kontrol edilmelidir.

    ·         Yaşı 65-70 üzerindeki hastaların açlık kan şekeri değerleri 140-160 mg/dl altında olabilir.

    ·         Kontrollerini yapan hastalarda açlık kan şekeri değerleri 90-130 mg/dl, tokluk kan şekeri değerleri 140-160 mg/dl aralığında olmalıdır.

    ·         Kan şekeri değerleri yüksekse, doktora bilgi verilmelidir.

    İdrarda keton ölçümü

    Diyabet kontrolünün düzensiz olması, ameliyat olma, stresli olma gibi durumlarda idrarda keton değeri fazla çıkabilir. Bu keton değeri vücudun dengesini bozar ve ketoasidoz etkisi yani şeker koması görülebilir. Bu fazla keton miktarı idrarla atılmaktadır.

    İdrarda keton ölçümü ne zaman yapılmalıdır?

    ·         Kusma, bulantı ve karın ağrısı gibi insülin yüksekliği belirtileri varsa

    ·         Kan şekeri değeri 240 mg/dl üzerinde olursa

    ·         Stres ve akut hastalıklar varsa, idrarda keton testi yapılmalıdır.

    İdrarda keton ölçümünde dikkat edilmesi gerekenler nelerdir?

    Bu ölçüm keton çubuklarla yapılmaktadır. İdrara daldırılan keton çubuklar, burada bir süre bekletilir. Çubukta meydana gelen renk değişimlerine göre sonuç değerlendirilir. Bu nedenle kutu üzerindeki açıklamalar okunmalı, çubuklar nemli ve sıcak yerlerde bırakılmamalı, son kullanma tarihlerine dikkat edilmeli, antibiyotik ve C vitamini kullanımına dikkat edilmelidir.

    Kan şekeri ne zaman ölçülmelidir?

    ·         İnsülin kullananlar doktorun önerisiyle açlık ve tokluk kan şekeri seviyelerini ölçmelidir.

    ·         Şeker kontrolü beslenme ve şeker düşürücü ilaçlarla yapılıyorsa, bunlarda 2 saat sonra ölçüm yapılmalıdır.

    Diyabet tiplerine göre kan değeri ölçüm aralıkları nelerdir?

    ·         Şeker hastalığını tanısının yeni konması halinde ve şeker düşüklüğü fazla hissedilmiyorsa, gebelik diyabeti varsa, günde 4-7 defa kan şekeri ölçümü yapılmalıdır.

    ·         Diyabet düzenli olarak kontrol ediliyorsa, haftada 1-2 gün gün içinde 4 defa ölçüm yapılmalıdır.

    ·         Beslenme ve ilaç kullanımıyla Tip 2 diyabeti kontrol eden hastalar, haftada 1-2 gün aç ve gece yatmadan önce kan şekerini ölçmelidir. Diğer ölçümler tok karnına olmalıdır.

    ·         Diyabet kontrol edilene kadar, günde 4 defa aç karnına, öğünlerden 2 saat sonra tok karnına, gece yatmadan önce kan şekeri ölçümleri yapılmalıdır.

    Evde kan şekeri ölçümünde dikkat edilmesi gerekenler nelerdir?

    Evde kan şekeri ölçümü yapılırken, pratik glukometre cihazları kullanılmalıdır. Ölçüm yapılmadan önce eller sabunla ve suyla yıkanmalıdır. Bunu yapmadığınız takdirde ellerde kalmış olan şeker artıkları ölçüm sonuçlarını etkileyebilir. Parmakların delindiği aletin başkalarıyla paylaşılmaması gerekir.

    Evde kan şekeri ölçümü yapmanın faydaları nelerdir?

    ·         Ekonomik ve kolay kan şekeri kontrolü yapılmasını sağlar.

    ·         Hipoglisemi ve hiperglisemi erken tanısını sağlar.

    ·         Diyabet ilaçlarının dozunun ayarlanmasını sağlar.

    ·         Rahat ve düzenli bir yaşam sağlar.

    ·         Daha rahat seyahat etmeyi sağlar. Çünkü kan şekeri ölçüm cihazı yanınıza alabileceğiniz kadar kullanışlıdır.

    ·         Kan şekeri kontrolünü sağladığından, uzun dönemde komplikasyon oluşmasını azaltır.

    ·         Hastaların yaşam kalitesini arttır, koma gibi olumsuzlukları önler.

    Tansiyon ölçümünün yapılması

    Hastaların yüksek tansiyon sorunu olmasa bile, her hafta tansiyon ölçümü yapılmalıdır. Hastaların tansiyonunda üst sınır 130/80 mmHg olmalıdır.

    HbA1c (Hemoglobin A1c) takibinin yapılması

    Hastalarda 3 ayda bir an şekerinin hemoglobin ile yaptığı bileşik olan HbA1c ölçümü yapılmalıdır. Bu test laboratuvarda yapılır. Hastaların 3 aylık kandaki şeker seviyesini gösterdiğinden, oldukça önemlidir. Bu hastaların tedavisinde istenen kan şekeri seviyelerine ulaşılıp ulaşılmadığını gösterir. Hastaların HbA1c değerleri % 6,5 seviyesinin altında olmalıdır. 65 yaşın üzerindeki hastalarda ise, % 7,5 ile 8,5 arasında bir değerde olabilir.

    Yılda 1 defa 24 saatlik idrar toplama testleri

    Bütün şeker hastalarında yaklaşık olarak üçte birlik oranla mikro albüminüri ve bu nedenle kalıcı böbrek hasarı gelişir. Böbreklerdeki sorunlar tedavi edilmediğinde, 7-10 yıl içinde hastalarda diyaliz ihtiyacı meydan gelir. Bu nedenle kanda kreatinin ve idrarda mikro albüminüri testleri belirli aralıklarla yapılmalıdır. Mikro albüminüri idrarda küçük oranda albümin olmasıdır. Bu test üç farklı şekilde yapılabilir. Günün herhangi bir saatinde idrarda albümin oranı belirlenir, 3-4 saatlik idrarda ya da sabah idrarındaki albümin ya da 24 saatlik idrar biriktirilip test uygulanır. Tip 2 diyabet hastalarına teşhiste, Tip 1 diyabet hastalarında teşhisten 3-5 yıl sonra testin uygulanması gerekir.

    KİMLERDE ŞEKER HASTALIĞI GÖRÜLME RİSKİ FAZLADIR?

    Şeker hastalığı vücutta enerji kaynağı olarak alınmış şekerin kullanılamaması nedeniyle, şekerin kanda birikmesiyle ortaya çıkar. Vücuda besinlerle alınan şeker, bağırsaklarda emilmesi için en küçük basit haline parçalanmaktadır. Bu basit şeker glikoz olarak tanımlanır. Bağırsaklarda glikoza çevrilen şeker, hızlı bir şekilde emilerek, kana karışır. Kandaki şekerin hücrelere ve dokulara geçmesi ve enerji kaynağı olarak kullanılmasını insülin hormonu sağlamaktadır. Bu hormon pankreasta bulunan beta hücreleri tarafından üretilmektedir.

    Şeker hastası olan kişilerde, insülin hormonu azlığından ya da insülin hormonunun vücutta etkisiz kalmasından dolayı, kandaki şeker kaslara ve dokulara ulaştırılamaz ya da gerektiği gibi kullanılamaz. Bu durumda kan şekerinde yükselme yani hiperglisemi meydana gelir. Kanda şeker miktarı arttıkça, bu oranın düşürülmesi için beta hücrelerinden daha fazla insülin salgılanmaya başlıyor. Kanda bu aşamada insülin miktarı arttığından, hiperinsülinizm durumu meydana gelir.

    İnsülinin işlevi glikozun dokular tarafından enerji kaynağı olarak kullanılmasını sağlamaktır. Şeker hastalarında insülin bu görevini yerine getiremez. Vücutta insülin direnci şeker hastalığından önce meydana gelir. İnsülin direnciyle başlayan, hiperinsülinizm meydana getiren şeker hastalığı Tip 2 diyabet ya da erişkin şeker hastalığı olarak tanımlanır. Hastaların % 90 oranı Tip 2 diyabet hastasıdır. Bu hastalardan % 10 u ise, çocukluk döneminde başlayan Tip 1 diyabet hastasıdır. Bu hastalarda insülin üretimi olmadığından, insüline bağımlı bir yaşam sürerler. Bu çocukluk çağı şeker hastalığı olarak tanımlanır. Tüm dünyada giderek artan sıklıkla görülmeye başlayan şeker hastalığını hazırlayıcı etkenler bulunmaktadır. İnsanlar bu hastalığa kalıtsal olarak yatkın olabileceği gibi, yaşamlarında bunu hazırlayan etkenlerde bulunabilir.

    Şeker hastalığı kimlerde daha fazla görülür?

    Şeker hastalığı her yaştan herkesi etkileyebilecek, kadın ve erkek herkeste görülebilecek metabolik bir hastalıktır. Yetişkinlerin çoğu şeker hastalığının semptomlarını yaşamadan, daha önceki dönemlerde diyabetli olabilir. Kişiye diyabet tanısı konulduğunda, komplikasyonlar meydana gelmeye başlamıştır. Görmede azalma, böbrek yetersizliği, sinir hasarı, kalp hastalığı gibi etkiler oluşmaya başlamıştır. Hastalığına teşhis konulmamış olan çok sayıda diyabetli bulunmaktadır. Şeker hastalığının erken dönemde teşhis edilmesi, tedavinin daha kolay yapılmasını ve komplikasyonların gelişmesini azaltır ve önleyebilir. Kişilerde şeker hastalığının gelişmesi için bazı risk faktörleri bulunmaktadır. Bu kişilerde diyabetin görülme olasılığı daha fazladır.

    Tip 1 diyabet hastalığında risk faktörleri

    Tip 1 diyabetin neden geliştiği tam olarak bilinmemektedir. İnsanlarda sağlıklı bir vücut yapısı varsa, dışarıdan gelecek etkenlere karşı koruyucu işlevi olan bağışıklık sistemi bulunur. Bu sistemde herhangi bir sebeple sapma olduğunda, bağışıklık sistemi vücudun kendi hücrelerini bile dışarıdan gelen bir etken olarak algılamaya başlar. Bu durumda kendi hücrelerine saldırılar başlar. Hücreler hasar görerek, tahrip olmaya başlar. Bu etkiyle otoimmün hastalıklar meydana gelmeye başlar. Bu hastalıklardan birisi de, Tip 1 diyabet hastalığıdır. Bağışıklık sistemi sebebi belli olmayan etkilerle pankreasta olan ve insülin üreten beta hücrelerine saldırmaya başlar. Beta hücrelerinde oluşan tahribat % 80 seviyesine ulaştığında, kişilerde Tip 1 hastalığı gelişir. Tip 1 diyabet hastalığının görülme olasılığı bazı kişilerde daha yüksektir. Ailesinde birinci derece yakın akrabalarında Tip 1 diyabet olanlar, yine yakın akrabalarında en az 4 kişide Tip 2 diyabet hastalığı olanlar ve gebeliği sırasında gestasyonel diyabet yani gebelik şekeri geçirmiş olan kişilerin Tip 1 diyabet hastalığı açısından daha fazla riskli olduğu söylenebilir.

    Tip 2 diyabet hastalığında risk faktörleri

    Tip 2 diyabet hastalığının semptomları, Tip 1 diyabete göre daha ağır bir şekilde gelişim gösterir. Bu hastalığın gelişiminde genetik etkenler kadar, çevresel etkenlerde etkili olmaktadır. Bunlar;

    Yaş: Şeker hastası olan kişilerin % 90 kadarı Tip 2 diyabet hastasıdır. Bu tip şeker hastalığı çoğunlukla 40 yaşın üzerindeki kişilerde ortaya çıkar. Ancak giderek artan sıklıkta çocuklarda ve erişkinlerde görülmeye başlamıştır. Yaşın ilerlemesi şeker hastalığı açısından risk faktörü olarak kabul edilir.

    Şişmanlık: Tip 2 diyabet hastalarının % 80 oranından fazlası kilolu yani şişmandır. Kilonuz ne kadar fazlaysa, şeker hastalığı görülme riskiniz yükselir.

    Ailede diyabet öyküsünün olması: Yapılan araştırmalar yakın aile bireylerinde şeker hastalığı öyküsü olan kişilerin, bu hastalığa yakalanma konusunda daha fazla risk taşıdığını belirlemiştir. Bu kişilerle akrabalık derecesinin yakınlığı riski arttırmaktadır.

    Fiziksel aktivitenin azlığı: Yaşam tarzı olarak aktif bir hayatı olmayan kişilerde Tip 2 diyabet gelişme riski daha yüksektir. Yapılan egzersizler diyabet olma riskini düşürecektir.

    Bozulmuş glikoz toleransı (IGT):  Sağlıklı olan bir kişide kan şekeri seviyesi 70-110 mg/dl ( 3,9-6,0 mmol/l) arasında olur. Normalden daha yüksek olan kandaki glikoz seviyesi bozulmuş glikoz toleransını gösterir. Bu kişilerde şeker hastalığının başlangıcı kabul edilir.

    Irk etnik özellikler:  Şeker hastalığı gelişme olasılığından etnik ve ırk özellikleri önem taşımaktadır.

    Hamilelik döneminde şeker hastalığı: Bazı anne adaylarında gebelik döneminde gestasyonel diyabet adı verilen geçici bir şeker hastalığı oluşur. Bu tip diyabet hamilelikte % 2-5 oranında etkili olmaktadır. Gebeliğin sonlanmasıyla birlikte sona eren diyabet hastalığını geçiren kadınlar, ilerleyen dönemlerde şeker hastası olma açısından daha fazla risk taşımaktadır.

    Stres altında olmak: Yaşamında farklı sebeplerle stres altında olan kişilerde şeker hastalığı görülme olasılığı daha yüksek olur.

    Beslenme düzensizliği: Şeker hastalığının metabolik bir hastalık olması nedeniyle, beslenme ortaya çıkmasında oldukça etkili olmaktadır. Düzensiz öğünleri olanlar, şekerli, yağlı besinleri tüketen kişiler şeker hastalığı açısından riskli kabul edilir.

    Bu sayılan risk faktörlerinden en az ikisini taşıyan bireyler, şeker hastalığı açısından tarama testlerini ihmal etmemelidir. Kendilerini yaşam boyu sürecek bir hastalığa karşı hazırlamaları gerekir. Tip 2 şeker hastalığı ne kadar erken dönemde teşhis edilirse, tedavi olanağı daha kolay olmakta ve şeker hastalığına bağlı komplikasyonların gelişme riski azalacaktır. Tarama testlerinden sonra şeker hastalığı tespit edilen kişilerde iyi bir eğitim, uygun bir diyet, egzersiz programı ve gerektiğinde şeker düşürücü ilaçlar ile insülin kullanımı sayesinde, yaşam kalitesi yükseltilebilir.  Tip 2 diyabet hastalığı hazırlayıcı faktörler, metabolik bozukluk ve kalıtsal yatkınlık olmadığı takdirde, sadece aşırı şeker tüketimi ile ortaya çıkmaz. Sağlıklı bir kişi fazla miktarda şeker tüketiyorsa, bu şeker hastalığının ortaya çıkmasını sağlayan bir faktör olarak kabul edilmez. Bu faktörlerin dışında kişilerde gelişen kronik pankreas iltihabı, hipotiroidi, pankreas organında gelişen tümörler, pankreas ameliyatları, akromegali gibi bazı rahatsızlıklarda Tip 2 diyabetin oluşumuna neden olabilir.

    ŞEKER HASTALIĞI NEDENLERİ NELERDİR?

    Neden şeker hastası oluruz?

    Kanda yüksek şeker değerlerine yol açan şeker hastalığı yani, diyabet ömür boyu süren, kronik bir hastalıktır.İnsan vücudundaki kan şekerini dengelemek için pankreas aracılığı ile insülin ismi verilen bir hormon üretilir. Şeker hastası olan kişilerde ise insülin az üretiliyor, hiç üretilmiyordur ya da vücutta insülin direnci mevcut şekildedir. Şeker hastalığını temel hatlarıyla algılamak için besinlerin vücut tarafından enerjiye çevrilmeleri normalde nasıl bir aşamadır, ilk olarak bunu kavramak gerekir.

    Yiyeceklerin sindirilmesi esnasında:

    Kan şekeri olarak bilinen ve 'glukoz' diye isimlendirilen bir şeker kan dolaşımına girer. Glukoz vücudun enerji üretmesini gerçekleştiren bir yakıt kaynağıdır.
    Pankreas ismi verilen organ insülin üretimini sağlar. İnsülinin görevi, glukozu kan dolaşımından alarak kaslara, yağ dokulara, karaciğere, yani enerji olarak kullanılabileceği yerlere götürmektir.

    İşte bu işlemde bir aksama meydana geldiğinde, yani glukoz hücrelere giremeyip kanda toplanmaya başladığında, kan şekeri yükselir. Bir insanın şeker hastası olduğunu belirten değerler aşağıdaki gibidir:

    Kişide gizli şeker mevcut ise, açlık kan şekeri 100-125 mg/dl arasında bir değerdir. Açlık kan şekeri 126 mg/dl  üzerinde olan insanlar şeker hastası olarak kabul edilir.

    İnsan vücudunda midenin arka bölümünde pankreas isminde bir bez mevcuttur. Bu bez kan şekerini düzenleyen hormonların salgılanmasını sağlar. Bu hormonlardan biri insülindir. İnsülinin salgılanamaması ya da etkisiz kalması neticesi hücrenin enerjisini karşılamak gibi çok mühim bir işlevi olan şeker yani, glukoz hücreye giremez. Hücreye giremeyen bu şeker kanda toplanır. Kanda normal bulunması gereken orandan daha fazla bulunur. Bu da tüm hücrelere olumsuz etki eder. Bunun sebebi ise, fazla şeker vücutta zehir etkisine sebep olur. Şeker hastalığı aileden gelen yani, kalıtsal ve çevresel etkenlerle ilişkilendirilmektedir.

    Şeker hastalığı belirtileri nelerdir?

    Çok fazla su içme ve içme isteği,
    İştahın açılması ve fazla yemek yeme,
    Çok sık idrara çıkmak ve geceleri bunun için sık sık uyanmak,
    Ciltte kuruma,
    Sürekli halsizlik ve yorgunluk, çabuk yorulmak,
    Yaraların geç iyileşmesi,
    Bazen bulanık görmek gibi belirtileri vardır.

    Şeker hastalığının nedenleri nelerdir?

    Şeker hastası olan kişilerde kan şekeri seviyesi yüksektir. Bunun sebebi ise vücutları kandaki şekeri  yani, glukozu kas, yağ ve karaciğer hücrelerine, enerji olarak depolanmak için taşınmasını gerçekleştiremezler. Bu durumun çeşitli sebepleri vardır:

    • Bu kişilerde pankreas yeteri miktarda insülin üretemiyordur.
    • Hücreleri insüline normal biçimde yanıt vermiyordur.
    • Yukarıdaki her iki durumun aynı anda söz konusu olması da olasıdır.

    Şeker hastalığının 'tip 1 diyabet' ve 'tip 2′ diyabet olarak isimlendirilen, iki temel tipi vardır. Her bir tipteki şeker hastalığının sebepleri ve risk etkenleri değişiklik gösterir.

    Tip 1 diyabet herhangi bir yaşta meydana gelebilir fakat en yaygın ve sık olarak çocuklarda, onlu yaşlardakilerde ve genç yetişkinlerde ortaya çıkar. Bu tip şeker hastalığında vücut ya çok az insülin üretir ya da hiç üretmez. Yeteri oranda insülin hormonu salgılanmadığı taktirde glukoz hücrelere gidemez ve kanda toplanır. Fakat vücut bu şekeri enerjiye dönüştüremez. Bunun yerine tip 1 diyabet hastalığı belirtileri meydana gelir. Günlük insülin iğnesi yapılmasına ihtiyaç duyulabilir. İnsülin bir ilaç değil, hormondur.

    Tip 1 diyabete yol açan sebep kesin olarak bilinmemektedir. Daha çok bir bağışıklık sistemi hastalığı olduğu konusunda ortaklığa varılmıştır. Bir enfeksiyon ya da diğer tetikleyiciler neticesinde vücudun bağışıklık sistemi hatalı şekilde pankreasta insülin üreten hücrelere saldırır. Aile geçmişinde mevcut ise, genetik olarak aynı aile bireyleri arasında da ortaya çıkabilir.

    Tip 2 diyabet şeker hastalığı vak'alarının büyük bir kısmını oluşturur. Daha çok yetşkinlik döneminde meydana gelir. Fakat günümüzde obezite hastalığının artmasıyla ergenlikte de görülmeye başlamıştır. Tip 2 diyabet hastalarının çoğu, bu hastalıklarının farkında değildir. Tip 2 diyabette karaciğer, yağ doku ve kas hücreleri insüline doğru bir biçimde karşılık veremez. Buna 'insülin direnci' ismi verilir. Netice olarak yine kan şekeri hücrelerde depolanamamış olur ve kanda toplanmaya başlar. Kan şekerinin bu şekilde yükselmesine 'hiperglisemi' ismi verilir.

    Tip 2 diyabet tanısı koyulan çoğu hasta bu esnada fazla kilolardan rahatsızlık duyar. Vücutta yağ oranının yükselmesi, insülinin vücut tarafından doğru şekilde kullanılmasını engeller. Fakat tip 2 diyabet zayıf kişilerde de ortaya çıkabilir.

    Aile geçmişi ve genler tip 2 diyabetin meydana gelmesinde oldukça büyük bir rol oynar. Fiziksel olarak az hareket etmek, kötü beslenme düzeni ve bel çevresinde aşırı yağlanma tip 2 diyabet riskini yükselten etkenlerdendir

    Gebelik şekeri yani,tıp literatürinde gestasyonel diyabet, normalde şeker hastası olmayan kadınlarda, ilk olarak gebelik esnasında meydana gelen ya da teşhis edilen şeker hastalığıdır. Gebelik hormonları insülin hormonunun işlevini yerine getirmesini önleyebilir.  Kan şekeri değerleri doktor gözetimi altında kontrol altına alınmalıdır. Gebe kadınlar kan şekerini düzenlemek için hap kullanamazlar. Fakat insülin alabilirler. Hamilelik ardından kadınların çoğunda kan şekeri değeri normale döner. Fakat gene de tedbiri elde bırakmamakta ve kontrolleri sürdürmek de oldukça önem teşkil eder. Gebelik şekeri meydana gelen kadınların pek çoğunda, doğumun ardından 5 ve 10 yıl içerisinde şeker hastalığı ortaya çıktığı görülmüştür.

    TİP 1 ŞEKER HASTALIĞI (DİYABET)

     

    Tip 1 Diyabet insülinin neredeyse tamamının yokluğu ile devam eden diyabet (şeker hastalığı) tipi olarak geçer. Çok erken yaşlarda oluşmasına rağmen, çok daha ileri yaşlarda da meydana çıkabilme ihtimali bulunur. Bu hastalığa sahip olanların büyük bir bölümünde insülin üreten β-beta hücrelerini öldüren ya da insülini etkisiz duruma sokan antikor adı verilen bir çeşit yıkıcı kan ürünleri bulunur.

    Son 20 senede yapılan araştırmalar ışığında elde edilmiş bilgiler sayesinde hastalığın, yaşamın ilk dönemlerinde hiçbir belirti vermeden normal kan şekeri seviyeleri ile devam edebileceğini göstermektedir. Bu dönemde yapılan antikor testlerinde ise hastalığa olan yatkınlık antikorların mevcudiyeti ile teşhis edilebilmektedir. Fakat yapılan çalışmalar ve hasta araştırmaları tıpkı Tip 1 Diyabet (şeker hastalığı) gibi insülinin hiç üretilemediği ve bu sebeple yaşam boyu insüline bağımlı olarak yaşamak zorunda olan bir grup hasta da ise hiçbir şekilde insülini yıkan yada β-beta hücrelerini öldüren bir antikorun mevcut olmadığını göstermiştir. Bu kişiler bütün belirtileri ile Tip 1 Diyabet sınıfına girerler. Fakat altta yatan sebeplerin ne olduğunu bilmek pek mümkün değildir. Bu sebeple de Tip 1 Diyabeti de iki farklı alt grup ile araştırma zorunluluğu doğmuştur. Amerikan Diyabet Birliği yani, American Diabetes Association-ADA Tip 1 Diyabeti iki gruba ayırmıştır:

    • Tip 1A: Tamamiyle otoimmün olan yani, bağışıklık sisteminin pankreasdaki β-beta hücrelerine karşı ve insülinin kendisine karşı yok edici etki ile mücadele ettiği tür diyabettir. Kişilerin büyük bir kısmı ivedikle ciddi insülin eksikliğine doğru yol alırlar.
    • Tip 1B: İdiopatik yani, sebebi bilinmeyen diyabet olarak geçen tiptir. Dünya en yaygın şekilde görülme sıklığına Japonya sahiptir. Hiçbir antikor varlığı bulunmamaktadır. Tip 1 A gibi ciddi insülin yokluğu ile ortaya çıkar. Afrika kökenli Amerikalı bir kısım çocuk hastada ilk bulgular  acil koma (ketoasidoz koması) ile kendini belli edebilir. Acil problemin tedavisinin ardından bu hastalar Tip 1 Diyabet hastası olmalarına rağmen insülin olmaksızın yalnızca oral yoldan alınan şeker hastalığı ilaçları ile tedavi olabilmektedirler.

    Yukarıdaki açıklamalar ve sınıflamalardan da anlaşılabileceği gibi esasında Tip 1 Diyabeti tüm sebepleri ile eksiksiz bir şekilde açıklamak mümkün değildir. Birçok çeşitli ara grup ya da sınıf bulunmaktadır.

    Tip 1 Diyabet (şeker hastalığı) çok büyük bir bölümün otoimmün (çeşitli dokulara karşı antikor üretiminden dolayı) bir sebeple gerçekleştiği için, bu kişiler başka otoimmün hastalıklar bakımından da risk grubuna girmektedirler. Bunların başlıcaları  şunlardır.

    Addison Hastalığı:

    Böbrek üstü bezinde 21-hidroksilaz enzimine karşı antikorlar yer alır. Tip 1 Diyabet hastalığına sahip olan kişide Addison kendini göstermeye başladığında insülin gereksinimi azalır. Bunun sebebi Addison'da hipoglisemi yani, düşük kan şekeri şeklinde meydana gelmesinden dolayıdır. Hastaların büyük bir çoğunluğunda teşhis konulana dek hafif – orta şiddette bulgular verse dahi uzun yıllar boyunca tanı konulması mümkün olmayabilir. Toplumda Addison yaygınlığı her 10,000 insanda 1 iken, Tip 1 Diyabetli hastalarda bu oran 200 kişide 1 e kadar yükselir.

    Çölyak Hastalığı:

    Çoğunlukla belirti vermez. Teşhis konulana dek Çölyak hastalığı olduğu hali hazırda bilinen hastaların toplam hastaların en fazla %10′u kadar olduğu belirtilmiştir. Transglutaminaz enzimine karşı antikorlar teşhis için hassas bir belirtisidiğr. Tip 1 Diyabeti olan kişilerde transglutaminaz antikoru hastaların % 12′sinde bulunmaktadır.  Tip 1 Diyabetli olup  Transglutaminaz antikoru gözlenen hastaların yarısında bağırsak biopsisinde çölyak teşhisi konulmaktadır. Çölyak hastalığı Gluten ismi verilen bir tahıl türevine karşı hassasiyet sebebiyle meydana gelir. Bu kişilerin Tip 1 Diyabet (şeker hastalığı) için uygulanan diyet programları içinde gluten yer almayan  besinler ile hazırlanır.

    Otoimmün Tiroid Hastalıkları:

    Tip 1A Diyabeti olan kişilerde otoimmün tiroid hastalıkları çok yaygın bir şekilde ortaya çıkar.  Tip 1 Diyabeti olan hastaların dörtte birinde tiroid otoantikorları teşhis edilir fakat bunların çok küçük bir bölümünde tiroidit gelişir.

    Pernisiyöz Anemi: Midenin paryetal hücrelerine karşı antikorlar sebebiyle anemi yani, kansızlık meydana gelir. Tip 1 Diyabeti olan kişilerde birlikte görülür. Antikorları kanda bulunan kişinin neredeyse %10 kadarı klinik olarak Pernisiyöz Anemi bulguları bulundurur.

    Tip 1 Diyabet (şeker hastalığı) Genetik Altyapısı

    Ailesel Yatkınlık

    Tip 1 Diyabetin toplum görülme sıklığı 1/300 iken, ailesinde  yani kan bağı bulunan kişilerde Tip 1 Diyabet olan kişilerdeki yaygınlık 1/20 olmaktadır. İkizlerde yapılan bir araştırmada ikizinde Tip 1 Diyabet olan çocuklarda Tip 1 Diyabet çıkma ihtimali %50 seviyesine yükselmektedir.

    Doku Grupları

    Tip 1 Diyabet çoğunlukla HLA DR3-4 ve DQ2-3 doku grupları ile yakın ilişki gösterir. Fakat değişik binlerce tip arasında çok komplike ve kompleks beraberlikler görülebilmektedir. Daha tam olarak tarama testi hedefiyle kullanılabilecek bir doku gruplaması kesinleştirilememiştir.

    İnsülin Geni

    Özellikle timus kaynaklı insülin gen ürünlerinin baskınlığı şeker hastalığı bakımından muhafaza edici olabileceği ve düşük risk göstergesi olabileceği hayvanlar üzerinde yapılan deneylerde açıkca gösterilmiştir.

    Tip 1 Diyabet ve Çevresel Etkiler

    Çok farklı çevresel etkenlerin vücutta farklı dokulara karşı antikor üretimini uyarması tıp Dünyasınca bilinen bir durumdur. Misal olarak Çölyak hastalığı bu gibi durumlara bir örnektir. Tahıllarla elde edilen Gluten, bünyede bağırsaklara karşı antikor oluşturur ve hastalık meydana çıkar. Tip 1 Diyabet için de buna benzer durumlar meydana çıkabilmektedir.

    Virüsler:

    Viral infeksiyonlar otoimmüniteyi tetikleyebilir. Şayet hastanın kendisinde bir otoimmün  duyarlılığı bulunuyor ise bu kişilerde şeker hastalığının ortaya çıkma riski bulunur.  Doğumda anneden alınan kızamık hastalığının net ve açık olarak Tip 1 Diyabete özellikle Tip 1 A Diyabete sebep olduğu zaten bilinen bir olgudur. Doğumsal kızamık hastalığı Tip 1 Diyabetin dışında, başka birçok otoimmün hastalığa yol açabilir. Özellikle çok fazla risk teşkil eden HLA DR3-4 gibi doku grupları mevcut kişilerde, zaman geçtikçe diyabet ortaya çıkabilir. Kızamıktan başka gene farklı bir virus olan enterovirus ile olan doğumsal infeksiyonlarda Tip 1 A Diyabete yol açabilir. Enterovirus sebebiyle meydana çıkan β-beta hücrelerine karşı otoimmünite ve şeker hastalığının olası virus ile ana rahminde (intrauterin dönemde) karşılaşmasıyla olduğu sanılmaktadır.  Coxackie A virüsünde ki bir protein ve Glutamik Asit Dekarboksilaz enzimi arasında çok yakın bir benzerlik bulunmasının bu otoimmünitede çok büyük önem teşkil ettiği düşünülmektedir. Coxackie A virüsüne karşı bünyede meydana gelen antikorlar tüm bunların yanında aynı zamanda Glutamik Asit Dekarboksilaz enzimine karşıda yıkıcı etki gösterir ve Tip 1 Diyabet meydana gelir.

    Aşılar:

    Hayvanlar üzerinde yapılan deneyler özellikle BCG (Tüberküloz-Verem) aşısının şeker hastalığının meydana gelmesini önlediğini göstermiştir. Fakat insanlarda yapılan araştırmalarda, BCG aşısının şeker hastalığı ortaya çıktıktan sonraki C-Peptid düşüşüne hiçbir etkisi olmadığı saptanmıştır. Fakat çok merkezli oldukça geniş çalışmalarda da rutin aşılamaların ya da bunların farklı zamanlarda ki uygulamalarının şeker hastalığının meydana gelişi ya da ilerlemesinde hiçbir şekilde etkisinin bulunmadığını göstermiştir.

    Beslenme Düzeni:

    Anne sütü ile beslenmenin Tip 1 Diyabet bakımından önleyici bir etkisi bulunduğu yapılan çalışmalar ile gösterilmiştir.İnek sütünün ise antikor üretimini tetikleyebileceği bildirilmiştir. Fakat yapılan başka araştırmalar da anne sütü alımı ve Tip 1 Diyabet ile hiçbir ilişki bulunmadığı bildirilmektedir. DAISY araştırması inek sütüne erken geçiş ve Tip 1 Diyabet arasında hiçbir etkin bağ bulunmadığını göstermiştir. Bu çalışmalar çok çeşitli yönlerde ve bazen çelişen belirtiler vermekte olsa dahi genellikle bebeklerin erken dönemde anne sütünden kesilerek inek sütüne başlamaları tavsiye edilmemektedir.  Vitaminlerin genel olarak antioksidan etkileri sebebi ile tıpkı anne sütü gibi Tip 1 Diyabet bakımından önleyici etkisinin olabileceği düşünülmektedir.

    Tip 1 Diyabette Hastanın Kendine Ait Sebepler (Humoral Otoimmünite)

    İnsülin

    İnsüline karşı antikorlar Tip 1 şeker hastalığı olan hastalarda çok erken dönemlerde ortaya çıkmaktadır. Daha dışarıdan insülin tedavisi başlanmadan da antikorlar bulunabilmektedir. Fakat insülin antikorlarının tek başına mevcudiyeti Tip 1 Diyabete özgü bir belirti olmaktan oldukça uzak bir konumdadır. Tip 2 Diyabet sebebiyle de insülin tedavisi yapılan hastalarda bu antikorlar meydana gelir.

    Glutamik Asid Dekarboksilaz (GAD)

    Tip 1 Diyabet bakımından en mühim antikorlardan biri GAD'dır. Stiff Man Sendromu ismi verilen ve Purkinje hücrelerine karşı gelişen antikorlar ile kendini gösteren bir hastalıkta da ortaya çıkan antikorlar bunların yanında GAD enzimine karşı da reaksiyon gösterirler. Fakat Stiff Man Sendromu çok ender bir durumdur ve Tip 1 Diyabeti olan hastaların çok az bir kısmında bu durumun beraber görüldüğü fark edilir.

    Tip 1 Diyabetin Klinik Formları

    Çocukluks Döneminde Ortaya Çıkış

    Tip 1 şeker hastalığı çoğunlukla çocukluk döneminde meydana çıkar ve kişiler erken dönemden beri insüline bağımlı bir yaşam sürdürürler. Bu durumun altında yatan sebep erken dönemde meydana gelen insülin ve GAD antikorları olmaktadır. Birçok kişinin annelerinde de Tip 1 Diyabet olduğu bilinmektedir. Bu bebeklerin anne karnından beri doğrudan anneden alınan bu antikorlara sahip oldukları gösterilmiştir. Anneden plasenta yolu aracılığı ile geçen bu antikorlar gittikçe azalmakla birlikte ilk birkaç ayda bebek kanında fark edilebilirler. Tip 1 şeker hastalığı olan çocukların çok büyük bir kısmında bu antikorlar 9. ay ile 3 yaş arasında oluşmaya başlar.

    Oluşan ilk antikorlar çoğunlukla insüline karşı meydana gelirler. Bu sebepten dolayı bu kişilerde Tip 1 Diyabetin klinik belirtileri ile tam olarak otturması ilk faz insülin salgısında ki yetersizlik sebebinden kaynaklanır. İlk Faz İnsülin Salgısı ne kadar bozulmuş ise hastalığı şiddeti ve ilerleme hızı o denli yüksek olmaktadır.

    Erişkin Yaşta Ortaya Çıkış – LADA (Latent Autoimmune Diabetes of Adults - Erişkinin Otoimmün Diyabeti)

    Tip 1 Diyabet her yaşta ortaya çıkabilen bir hastalıktır. Literatürde Tip 1 Diyabet teşhisi konulan en yaşlı hasta, yine Tip 1 Diyabetli bir çocuğun annesi olan 69 yaşında bir kadındır. Bu hastada çok güçlü bir GAD antikoru seviyesi saptanmıştır. Fakat hastalık seneler boyunca sessiz kalmıştır. Fakat teşhis konulduğunda ilk faz insülin salgısı birinci persantilin altındadır.

    Yapılan birçok araştırma Tip 2 Diyabet teşhisi ile takip edilen kişilerin %5-30 arasındaki bir bölümün Tip 1 Diyabet olduğunu göstermektedir. Şayet bir erişkin kişide Tip 1 Diyabet gelişirse çoğunlukla yavaş seyirlidir. Tip 1 A Diyabeti olan hastalar bütün diyabeti olan hastaların neredeyse % 10 kadarını oluşturmaktadır. LADA olan hastalar ise bütün Tip 1 Diyabetlilerin %50 kadarını kapsar. Hatta Japonya'da Tip 1 Diyabetlilerin yarısından fazlasını erişkin yaş Tip 1 Diayabeti (LADA) oluşturmaktadır.

    LADA olan hastaların bir kısmı ilk teşhis konulduğunda diyabet ilaçları ile tedavi edilebilirler. Fakat oldukça kısa bir süre sonra bu ilaçlar etkinkinliğini kaybedecektir. Bu sebepten dolayı da insülin tedavisi başlanır. Japonya'da yapılan bir küçük çaplı çalışmada tanı konulduğunda başlanılan erken insülin tedavisinin C-Peptid seviyelerini daha uzun süre koruduğunu göstermiştir.

    TİP 2 DİYABET

    Glukoz yani kan şekerinin etkin olarak kullanılmaması sonucunda tip 2 diyabet hastalığı ortaya çıkmaktadır. Tip 2 diyabet, kandaki şekerin (glukoz) hücrelere nüfuz ederek enerji kaynağı olarak kullanılmasına yardım eden insülin hormonunun yeterli olmayan üretimi veya hücrelerin insülinin bu etkisine karşı direnç göstermesi ile meydana gelir.

    Tip 2 Diyabet (Şeker Hastalığı) hastalığına sahip bir çok kişide tedavi olmaları şart olan oranda obezite mevcuttur. Yani obezite ya da morbid obezitelerileri vardır. Bu kişilerin çoğunluğu daha şeker hastalığı oluşmadan seneler önceden itibaren obezitesi ya da morbid obezite problemi olan hastalardır. Bu durum iseObezite ile Tip 2 Diyabet (Şeker Hastalığı) arasında çok kuvvetli bir neden sonuç ilişkisi olduğunu göstermektedir. Bu obezite problemi olan kişilerin kan bağı olan yakınlarında da Tip 2 Diyabet hastası olan kişiler mevcut ise, bu kişiler Tip 2 Diyabet riski bakımından tehlike altındadır.

    Neden-sonuç ilişkisi göz önüne alınarak Tip 2 Diyabet tedavisi planlanmaktadır. Bu sebeple her zamanki öncelik hastalığın daha meydana çıkmadan önlenmesi açısından olmalıdır. Obezite ya da morbid obezite mevcut ise problemler daha su yüzüne çıkmadan en kısa zamanda en etkin ve kalıcı şekilde obezite tedavisi olunmalıdır. Obezite hastalığı tedavisi, şeker hastalığı tedavisinin de temel etkeni ve ilk aşamasını oluşturmaktadır.Obezite ne kadar ilerlemiş ise, şeker hapları o kadar etkisiz ve insülin dozları o denli fazla olur. Obezite hastalığı, şeker hastalığı tedavisi önündeki en mühim engeli oluşturur.

    Diyabetik Sağlıklı Beslenme

    Tip 2 Diyabet (Şeker Hastalığı) tedavisinin temel hatları da bu amaçlara yönelik adımları içerir. Akıldan çıkmaması gereken nokta ise, bugüne kadar şeker hastalığının kesin bir tedavisi bulunmamıştır. İlaçlar her yıl etkilerini %5-10 arasında kaybetmektedir. Diyabet hastalarının insülin gereksinimleri her yıl gittikçe daha fazla oranda yükselmektedir. Kan şekerinin kontrolü her geçen sürede bozuldukça sistemik zararın oranı ve kişinin vücuduna verdiği hasar düzenli şekilde yükselmektedir ve yükselmeye devam etmektedir. Bu bilgiler ışığında kişinin tip 2 diyabetin yaşam süresince devam edeceğini bilincine varması ve hayat tarzının tip 2 diyabet hastalığına göre yapılması önemlidir.  Ve tedavinin kendisini oluşturur.

     

    ŞEKER HASTALIĞI AMELİYATI

    TİP 1 ŞEKER HASTALARI AMELİYAT OLABİLİR Mİ?

    Tip 1 şeker hastaları maalesef şeker ameliyatına müsait olan hastalardan değildir.  Tip 1 diyabet hastalarının hemen hemen hepsi daha teşhis konduğu erken yaşlardan beri vücutlarında hiç bir şekilde insülin üretemeyen hastalardır. Bu sebepten dolayı Tip 1 şeker hastaları çok erken zamanlarda insüline bağımlı hale gelirler. Oysa ki ileal interpozisyon ameliyatı yani şeker ameliyatı dediğimiz operasyon, temelinde iyi çalıştığı halde kapasitesini istenildiği gibi kullanamayan bir pankreasa ihtiyaç duyar. İyi kapasiteye sahip olan pankreasta ileal interpozisyon ameliyatı  pankreası oldukça etkili bir şekilde çalışır duruma getirir. Asıl önemli etkisi, insülinin önündeki direnci yok ettiği için, pankreasın çok daha az insülin ile çok daha iyi kan şekeri kontrolü sağlamasına olanak tanır. Halbuki Tip 1 şeker hastalarında pankreasta bu çalışmayı bulmak pek de mümkün olmaz.

    Hastanın vücuduna saldırıda bulunan bağışıklık sistemini engelleyen bir aşının, Tip 1 şeker hastalığının tedavisi için ışık olabileceği biliniyor ve bu yönde çalışmalar yürütülüyor.

    Stanford Üniversitesi'nde ki bilim adamları, Tip 1 şeker hastalarındaki bağışıklık sisteminin insülin üreten hücreleri ortadan kaldırdığını belirterek, aşı ile bu olayı tersine dönüştürebileceğini gösterdiler.

    "Science Translational Medicine" dergisinde sunulan araştırmada, normal şartlarda aşının bağışıklık sistemine hastalığa sebebiyet veren mikrop veya virüse "saldırmayı öğrettiği" fakat bu durumun tam  tersi olan etkiyi yaratmada da uygulanabileceği belirtildi.

    Lawrence Steinman ve ekibi, "ters etkili aşının" özellikle beta hücrelerine saldırıda bulunan beyaz kan hücrelerini hedef olarak gördüğünü belirtti.

    Araştırmacılar, 3 ay süre ile şeker hastalarına her hafta uygulanan aşının ardından beyaz kan hücrelerinin miktarının azaldığını ifade etti.

    Yapılan kan testleri de aşı yapıldıktan hemen sonra beta hücrelerinin faaliyetinin eskisinden çok daha iyi olduğunu ortaya çıkardı.

    Steinman, çıkan sonuçların harika olduğunu fakat hala geniş çaplı araştırmaların yapılmaya devam edilmesi gerektiğine dikkati çekti.

    Bilim adamı aynı zamanda, aşının yarattığı etkinin 2 aya kadar etkisini koruduğunu, bu sebep ile düzenli aşının yapılması gerektiğini belirtti.

    Tip 1 şeker hastalarında bulunan bağışıklık sistemi, pankreasta yer alan beta hücrelerini yok ediyor. Bu durumda vücudun yeteri kadar insülin üretememesine sebep vererek, şeker hastalarının yaşam boyunca günde 3 ile 4 kez ( ki bu uygulamalar genellikle öğünlerden 15 dk önce gerçekleştirilir ) insülin iğnesine bağımlı kalmasına sebep veriyor.

    Tip 1 şeker hastalığı insülinin neredeyse tamama yakın yokluğu ile devam eden bir diyabet tipidir. Çok küçük yaşlarda oluştuğu halde, çok daha ilerleyen yaşlarda kendini ortaya çıkartabilir. Şeker hastaların büyük bir bölümünde insülin üreten β-beta hücrelerini yok eden veya insülinin etkisini ortadan kaldıran antikor denilen bir takım yıkıcı kan ürünleri vardır. Fakat yapılmış olan çalışmalar ve hastalarda ki araştırmalar aynı şekilde Tip 1 Şeker hastalığı gibi insülinin hiç oluşturulamadığı ve bu yüzden yaşam boyu hastanın insüline muhtaç bir şekilde yaşamak zorunda kaldığı bir takım hastada ise hiçbir şekilde insülini yok eden veya β-beta hücrelerini öldüren bir antikorun varlığını gösterememiştir. Bu tarz hastalar bütün tanıları ile Tip 1 Şeker hastası olarak sınıflandırılmaktadır. Ama bunun altında yatan sebebin ne olduğu hala bilinmemektedir. Bu sebepten dolayı Tip 1 şeker hastalığı da iki ayrı alt grup ile incelenmesinin zorunluluğunu meydana getirmiştir. Amerikan Diyabet Birliği (American Diabetes Association-ADA) Tip 1 Şeker hastalığını iki farklı tipe ayırmıştır. Bunlar;

    Tip 1A: Tamamı ile bağışıklık sisteminin pankreasdaki β-beta hücrelerine karşı olan ve bunun yanında insülinin kendisine karşı ortadan kaldırıcı etki ile savaştığı bir tiptir. Hastaların hemen hemen hepsi hızlı bir şekilde ciddi insülin yetersizliğine doğru gider.
    Tip 1B:
     Bu grubunun nedeni hala belirsiz olan bir tiptir. Dünyada en çok Japonya'da görülmektedir. Hiçbir antikor bu grubun içerisinde yoktur. Tip 1 A gibi ciddi insülin yetersizliği ile kendini meydana çıkarır. Afrika kökenli Amerikalı bir grup çocuk hastada ilk tanılar acil koma (ketoasidoz koması) ile kendini ortaya çıkarmakta ve acil problemin tedavisinin ardından bu çocuklar Tip 1 Şeker hastası olduğu halde insülin kullanmadan yalnızca ağız yolu ile alınan diyabet ilaçları ile birlikte tedavi olmaktadırlar.
    Yukarıda belirtilen bu açıklamalar ve gruplandırmalardan anlaşılıyor ki aslında Tip 1 şeker hastalığı bütün sebepleri ile tam olarak açıklamak pek mümkün değildir. Çok fazla değişik ara grup veya sınıf vardır.

    Tip 1 şeker hastalığında tedavi nasıl olmalıdır  (İnsülin olmazsa olmaz mı?)

    Bu çeşit şeker hastalığında tedavinin başka asıl taşları ise düzenli ve dengeli yapılan beslenme ; egzersiz ve eğitimdir. Gerekli olan şeker seviyesini sağlamak için gün boyunca lazım olan etkili özen ve günlük bakım gerekir. Hastanın kendisini iyi hissetmesi ve sağlıklı bir hayat devam ettirmesi için gereken bakım, hayat tarzı haline getirilmelidir.

    Tedavide başarı sağlayabilmek için kimlerin yardımcı olması gerekir?

    Vücutta damarların var olduğu bütün organları etkileyen ve yaşam boyu süren bir hastalık olduğundan dolayı Tip 1 şeker hastalıklarında iyi bir bakım uygulanmasının ana unsuru bir ekip gerekliliğidir. Günlük itina ve bakımı öğretmek için bir çok insan hastanın yardımcısıdır.

    • Bu yardımcıların başında diyabet alanında uzmanlaşmış doktorlar gelir. Doktor hastaya özel olacak uygun tedavi programları yapar
    • Diyetisyen bu tedavinin ana unsuru olan diyabetik beslenme diyetinin oluşturulmasında gereklidir.
    • Diyabette eğitimci olan kişi, hastalara şeker hastalığı hakkında eğitim veren kişidir.
    • Hemşire, diyetisyen ya da pratisyen hekim diyabet eğitimcisi olabilir.

    Çok fazla ülkede bu eğitimi veren sertifikalı programlar yapılmaktadır.
    Bu yardımcılara ilave olarak özel anlarda, hastalık durumlarında veya kan şekeri düştüğü zamanlarda hastanın neler yapılması gerektiği hakkında da eğitim veren bazı gönüllü kuruluşlar, dernek ve vakıflar da şeker hastalarına yol gösteren diğer yardımcılardır.

    Günlük insülin tedavisi nasıl yapılmalıdır?

    İnsülin protein yapısında bir çeşit hormon olduğu için midede sindirilir. Bu sebepten dolayı ağız yolu ile hap veya tablet şeklinde kullanılamaz; yalnızca enjeksiyon şeklinde uygulanır. Çağımızda insan insülinine benzer yapıda, saflaştırılmış preparatlar uygulanmaktadır. Günlük insülin gereksinimi, hastanın boy, ağırlık, yaş, besin tüketimi ve aktivite seviyesine göre değişiklik gösterir. Bunun yanında, araya giren herhangi bir hastalık, stres veya kullanılan başka ilaçlar insülin kullanılması gereken dozunu etkileyebilir.
    İnsülinin saklanma koşulları +4°/+8°C'dır. Bu özellik aktivitesi fazla olan, yaşantısı yoğun hastalarda kullanım zorluğu ortaya çıkarmaktadır. Bu sebep ile de, yapılan araştırmalar ve teknolojik gelişmeler ile birlikte insülinin klasik enjektörlerin yanında kalem enjektörler ile de hastaya uygulanması sağlanmıştır.

    Tip 1 şeker hastalığında acil problemler nelerdir?

    Tip 1 şeker hastalığı olan kişi düzenli gıda tüketimi , egzersiz ve uygun insülin uygulanmasında problemsiz bir hayat sürdürür. Ama insülini uygun olan yöntem ile, gerekli dozda ve gereken zamanda kullanmayan, yapılması gereken diyet programına uymayan veya egzersiz yapmayı ihmal eden hastalarda kan şekeri yükselebilir yani "Hiperglisemi" meydana gelir.
    Bunun dışında insülini gereğinden fazla dozda kullanan veya hastaya önerilen besinleri gerektiği zamanda ve yeterli miktarda tüketmeyen, alkol kullanmaya devam eden yada aşırı egzersiz yapan hastalarda kan şekeri ani ve hızlı bir şekilde düşebilir yani "Hipoglisemi" meydana gelir.

    Kan şekeri düştüğünde neler yapılmalıdır?

    Kan şekerinin düşmesi veya yükselmesi hastaya acil müdahale gerektiren önemli bir meseledir. Bu sebepten dolayı şekeri olan kişi bir kolye, bilezik veya saat kayışında diyabet kimliğini mümkün mertebe, olası durumlara önlem olarak taşımalıdır. Şeker hastasının bir öğün veya ara öğün geciktirmesi ya da her zamankinden çok hareket yaparak fazla enerji tüketmesi durumunda meydana gelen hipoglisemi anında, şeker hastasında terleme, titreme, renk solukluğu, sinirlilik, huzursuzluk görülür. Gerekli olan önlemler alınmaz ise uyum güçlüğü, ardından bilinç kaybı oluşabilir.
    Hipoglisemi yaşandığında uygulanması gerekenler, şeker hastalığında görülen belirtilere göre değişiklik gösterir.
    Belirtilerin az olduğu zamanlarda 2 veya 3 tane kesme şeker bir bardak ılık suda eritilerek tüketilir veya 1 bardak meyve suyu verilebilir ( markette satılan kutu meyve sularından ). İyileşme belirtileri görülmez ise tepeleme 2 çay kaşığı şeker veya 5 – 6 tane kesme şeker az oranda su ile eritilip küçük yudumlar halinde hastaya içirilmelidir.
    Bilinç kaybının görüldüğü hipoglisemide ise ağız yolu ile şeker veya şekerli su verilmemelidir. Böyle bir durumda kas içerisine glukagon injeksiyonu gereklidir ve bu iğnenin uygulanması çok ciddi hayati önem taşır.

    Kan şekeri yükseldiği zaman neler yapılmalıdır?

    Çok sık idrara çıkma, ağızın kuruması, fazla su tüketme, ciltte kuruluk ve yaralarda geç iyileşme, halsizlik, yorgunluk ve kilo kaybı belirtileri olan şeker hastalığında kan şekeri yüksek demektir. Böyle anlarda kullanılan insülinin son kullanım tarihinin, dozunun, uygulama yönteminin doğru olup olmadığı kontrol edilmelidir.
    Bol su içildiği halde, doktorların tavsiye ettiği insülin rejimine ve beslenme planına uygunluğun eksiksiz olduğu durumlarda hala hiperglisemi sürüyorsa hasta bir an önce doktoru ile iletişim kurmalıdır.

    Tip 1 diyabet tedavisinde yenilikler ne durumda?

    Şuan da Tip 1 şeker hastalığının kesin tedavisi için yapılan çalışmalar sonucunda kullanılan insülin yerine adacık dokusu veya pankreas nakli gündem konusu haline gelmiştir. Fakat bu nakil sırasında en önemli problem doku reddidir. Ve doku reddinin önüne geçebilmek için immunsüpresif diye bilinen, önemli yan etkileri olan, maliyetli ilaçlar kullanılmaktadır. Bu sebepten dolayı adacık nakli tedavisinin uygulanmasına kesin çözüm olarak bakan araştırıcılar bu durumdan daha az zararlı immunsüpressif ilaç arayışı içine girmiş durumdalar.

    ŞEKER HASTALIĞI AMELİYATINA ENGEL OLABİLECEK DURUMLAR

    Ameliyat yapılmadan önce hasta bir takım test ve tahlillere tabi tutulur. Tahliller neticesinde çıkacak sonuç ise, geniş bir ekip tarafından değerlendirilir. Bu değerlendirmede asıl amaç, hasta tarafından herhangi bir engel teşkil edecek durumları erken tespit etmektir. Bu engellerin neler olduğu konusuna değinecek olur isek ;

    • Ciddi anlamda yemek yeme bozukluğu teşhisi olan hastalar.
    • İleri seviyede akciğer, böbrek ve kalp hastalıkları bulunan kişiler.
    • Obezitesi endokrinden kaynaklanan başka bozukluklara bağlı olarak teşhis edilen hastalar.
    • Karaciğerin işlevinde ileri seviyede bozukluk olan kişiler.
    • Sindirim sisteminde aktif bir çeşit hastalıkları ( Peptik ülseri gibi ) ve bazı daha önceden geçirilmiş cerrahi öyküsü olan hastalar.
    • Kanser tanısı konan kişiler.
    • Çok fazla reçete ile kilo vermek için çok çeşitli bitkisel ürün kullanan kişiler.
    • Hamile olan ve hamilelik planı olan hastalar.

    Şeker hastalığı ameliyatında başarıyı etkileyen faktörlere değinecek olursak;

     Şeker hastalığı ameliyatında her hastanın tedaviden gördüğü yarar seviyesi değişiklik gösterir. Bu değişiklikte etkili olan sebepleri aşağıda ki gibi sıralayabiliriz ;

    • Hastanın yaşı
    • Hastalığın süresi
    • Tedavinin geçmişi
    • İnsülin üretme kapasitesi
    • Beta hücrelerinin şekere olan refleksi,
    • Kas hücrelerinin insüline olan duyarlılığı,
    • Şeker hastalığının sebep olduğu organ hasar dereceleri

    Şeker Hastalığı Ameliyatının yapılması kararına engel teşkil edebilecek durumlar şunlardır ;

    • Düzenli zaman aralıkları ile tıbbi kontrol ve yönetim alamayacak olan hastalar,
    • Herhangi bir madde bağımlısı olan kişiler ile aşırı alkol kullanan kişiler,
    • Kanser gibi hayati tehlike unsuru bulunan hastalığa sahip olan kişiler,
    • Kendi kendine yeterli şekilde bakamayacak olan ve aynı şekilde yakınları tarafından gerekli bakımı sağlanamayacak olan kişiler, şeker hastalığı ameliyatı  açısından uygun olamayabilecek durumdalardır.

    Tip 2 diyabette iyileşmeyi etkileyen unsurlar nelerdir?

    Şeker hastalığının başlama süresi, ameliyat olmadan önce hastanın insulin ihtiyacı, ameliyat olacak hastanın yaşı, vücudunun insulin salgılama oranı, şeker hastalığında düzelmeyi etkileyen unsurlarındandır.

    Hangi hastalar, şeker hastalığı ameliyatı için uygundur?

    Bu operasyonu olmak için hastanın 18 yaş ile 65 yaşları arasında olması, hastanın ameliyata engel olabilecek herhangi bir sağlık probleminin olmaması gerekir. Aynı zamanda 3 yıldan fazla  şeker hastalığı olan kişilerde, son 1 yıl içerisinde herhangi bir kilo kaybı olmayan, son 3 aydır sadece insulin ya da şeker hapı kullanan, insülin üretme kapasitesi belli bir seviyenin üzerinde seyir eden şeker hastaları için şeker hastalığı ameliyatı uygundur.

    Kimler şeker hastalığı ameliyatı için uygun değildir?

    Tip 1 diyabeti teşhisi konan, diğer endokrin hastalıklarından şikayetçi, ameliyata engel olacak şekilde kalp ve solunum hastalıkları olan hastalar bu ameliyat için uygun hasta adayları değillerdir. Tip 1 şeker hastalarında, insulin salınımı olmadığından, olsa bile gerekli olan miktardan çok daha az olduğu için bu ameliyat yararlı olmaz. Latent Otoimmun Diabetes of Adult – LADA (Erişkinin Sessiz seyreden ve Bağışıklık Sistemi İnsülini Yıkan Tip Diyabeti)  şeklinde adlandırılan, geç başlayan ve yavaş ilerleyen özel bir diyabet Tip 1 alt grubu mevcuttur. Yetişkin olan insanlarda teşhis konulduğu zaman, istemeden Tip 2 diyabet olarak yanlış değerlendirilebilme olabilir. Böyle durumlarda şeker hastalığı ameliyatı oldukça tehlikeli bir durum teşkil eder. Böyle duruma sahip olan hastalarda ameliyat yapılmadan önce spesifik test ve tahliller ile birlikte aday grubunun haricinde tutulması gerekir.

    Uzun dönemdir varlığını sürdüren şeker hastalığında pankreasta bulunan beta hücreleri azalır. Bu azalma iyileşme durumunu etkiler. Hastalığın ilk dönemlerinde ameliyatın yapılması çok daha doğru olur. Beta hücre kitlesi C Peptid düzeyi ile değerlendirilebilir. C Peptid, beta hücreleri üzerinden insülin ile birlikte salgılanır. Üretilmiş olan bu insülinin her bir molekülü ile birlikte bir molekül C Peptid salınmaya başlanır. Bu sebepten dolayı, C Peptid düzeyi, üretilmiş olan insülinin seviyesi ile birlikte beta hücre kitlesini hakkında da fikir verir.

    ŞEKER HASTALIĞI AMELİYATININ AVANTAJLARI

    Obezite cerrahisinin tip 2 şeker hastalığı üzerinde yarattığı olumlu etkenlerin ispatlanması, laparoskopik metabolik cerrahinin daha fazla geliştirilmesine sebep olmuştur. Laparoskopik Sleeve Gastrektomi + Duodenoileal interpozisyon, Laparoskopik Sleeve Gastrektomi + Duodenojejunal Bypass, Laparoskopik Sleeve Gastrektomi + Jejunoileal İnterpozisyon bu anlamda geliştirilmiş olan metabolik ameliyatlardandr. Bu ameliyatların obez hastalar üzerinde olduğu kadar, normal kilodaki hastalarda da tip 2 diabetin tedavisinin uygulanması hedef alınarak uygulanırlar.

    Şeker hastalığı neden ameliyat yöntemi ile tedavi edilmektedir?

    Şeker hastalarının genel olarak kilo problemleri vardır. Bu sebepten dolayı onlara verilen diyet programına uymaları bir nevi zorunludur. Fakat şeker hastalarının yalnızca % 7 civarı 2 yıl boyunca kendilerine verilen bu diyet programına göre hareket eder. Diyet, egzersiz, ilaç kullanımı ve insülin gibi tedavi yöntemleri hastaların günlük korunmalarında etkilidir. Bunları düzenli olarak uygulamayan hastalar daima risk altında olurlar. İlaç ile yapılan tedavide ise, hastaların kontrol altına alınması sağlanır. Şeker hastalığı ameliyatı ile birlikte, şeker hastalığının hasta üzerinde ki olumsuz etkilerinden kurtulması olanaklı olabilir. Şeker hastalığı ameliyatı uygulanarak hastaların istedikleri sağlıklarına kavuşması sağlanmaktadır. Şeker hastalığı ameliyat metabolizmada var olan ve geriye dönülmesi sağlanabilen problemleri düzeltmektedir. Etkisini diğer tedavi yöntemlerine oranla çok daha kısa sürede gösterdiği için, diğer tedavi yöntemleri ile kıyaslanması doğru olmaz. Kan şekerinde meydana gelen düzensizlikleri yok ederek, şekerin normal düzeyde olmasını sağlar. Aynı zamanda şeker hastalarında bulunan yüksek tansiyon, kolesterol gibi problemlerin de düzeltilmesinde etkisi olur.

    Şeker hastalığı ameliyatının avantajları nelerdir?

    Şeker hastalığı ameliyatının bir obezite ameliyatı gibi görülmesi doğru değildir. Metabolik sendrom kapsamında olan Tip 2 diyabet hastalarını iyileştirecek bir operasyondur. Bu ameliyat ile bağırsaklarda bulunan emilim bozukluğu veya kısıtlaması oluşmamaktadır. Hastalar ameliyat edildikten sonra ortalama 6 ay ile 1 yıl içerisinde, serbest diyet yöntemi ile, vitamin ve mineral haplarına ihtiyaçları olmadan, normal günlük yaşantılarına dönebilirler. Ameliyatın 3. günü ile beraber sulu gıdaların tüketimine başlanır. Ağız yolu ile alınan besinler ile birlikte, günde bir adet kalsiyum ve 2 ölçek vitamin şurubu alınmasına ihtiyaç duyulabilir. Hastalar ameliyata girmeden önce kullanmış oldukları tansiyon ve kolesterol ilaçlarını içmeyi keserler. Şeker hastaların bir kısmında metabolik etki bir iki hafta ile bir iki ay arasında meydana çıkabilir. Ameliyat gerçekleştikten sonra hastalar bir yıl geçince, herhangi bir vitamin veya mineral desteğini kullanmaya ihtiyaç duymazlar.

    Yapılan şeker hastalığı ameliyatı ardından hastanın, hastanedeki kalma sürelerinde bu hastalıkların devamı bakımından denetlenir.  Şeker hastalığı ameliyatı olan hastaların büyük bir kısmı bu ilaçların bir tanesini bile kullanmadan taburcu edilir. AMeliyatı olan diğer bir kısım hastada ise, metabolik etkinin yerine oturmasnı bekleyene kadar bir iki haftadan bir iki aya kadar değişen zaman zarfında az ve kontrollü olacak bir şekilde ilaç kullanımları devam edilir. Ölçümler normal düzeye geldiği zaman bu ilaçların tamamının kullanımı bırakılır. Bu sebeplerden dolayı şeker hastalığı ameliyatının metabolik etkisi diğer emilim kısıtlayan operasyonlardan bariz bir şekilde üstündür. Metabolik sendrom için aldıkları kullanmak zorunda kaldıkları bütün Şeker, Yüksek Tansiyon, Kolesterol ilaçlarına ihtiyaçları kalmaz.

    Kilolu diyabetik hastalar hızlıca normal kilosuna kavuşur

    Şeker hastalığı ameliyatı kalori kısıtlanmasına bağlı olarak kilo kaybına sebep olur. Kilo kaybı normal kan şekeri düzeylerinin oluşması üzerinde olumlu etkiye sahiptir. Kilo kaybı insulin baskınlığını arttırır, pancreas beta hücrelerindeki hücrenin görmüş olduğu zararları minimalize eder. Normal kiloda olan şeker hastalarında yapılan metabolic cerrahide kilo düşüşü hedeflenmez ve görülmez.

    Metabolik cerrahinin büyük damarlardaki etkisi nasıldır?

    Şeker hastalığı vücudun değişik yerlerinde ki damar duvarlarının daralmasına sebep olur. Kalp, beyin, bacaklar, erkeklerde penis gibi bir çok organlara giden kan akımının azalması ile birlikte, kalp krizi, inme, bacaklarda ülser ve gangrene ve sertleşme sorunlarına sebep olur. Cerrahi bu sorunlar daha fazla ilerlemeden uygulanacak ise, oluşabilecek bu risklerden kurtulunabilir yada uzun yıllar önüne barikat konarak geciktirilebilir. Şeker hastalarında bu sorunlar görülüyor ise bile, en azından ilerlemesi durdurulur ve aynı zamanda kan akımında ve buna bağlı sorunlarda bir takım düzelmeler sağlanabilir.

    Metabolik cerrahinin MikroVasküler etkileri nasıldır?

    Yükselen kan şekeri düzeyleri ve kan şekerinde bulunan dengesizlikler böbrek, göz, retina gibi bir çok organ ve dokuların etkinliklerini bozar. Bu da hastada böbrek yetmezliği ve görme kaybına yol açabilir. Metabolik cerrahi, kan şekeri seviyelerini normale döndürerek bu dengesizliğin önüne geçer. Bu sorunlar operasyon anında yok ise, meydana gelmeleri önlenebilir yada uzunca bir süre oluşmaları geciktirilebilir. Eğer oluşmuşlar ise dahi, bir kısımı da olsa düzelmeler gerçekleşebilir.

    Hızlanmış mide boşalmasının etkisi nedir?

    Sleeve gastrektomi yöntemi ile midenin hızlı bir şekilde boşalmasını sağlanır. Bu durum, kan şekeri seviyesinin normale dönmesi açısından, üzerinde olumlu etkiler yapar. Alınan besinlerin ince bağırsaklara hızlı girişine sebep olur ve GLP-!'in mide boşalmasını yavaşlatan etkisini de aynı zamanda dengeler. 

    Kalori kısıtlamasının etkisi nedir?

    Sleeve gastrektomi metabolik cerrahinin bir parçasıdır. Midenin hacmi küçültülerek besin alımları ile birlikte kalori alımınıda kısıtlar. Azalan kalori alımı hücrelerde bulunan insulin tespit edici reseptörlerin miktarını ve insulinin duyarlılığını arttırır. Böylece kan şekeri normal olması gereken düzeye gelir. Normal kiloda olan şeker hastalarında sleeve gastrektomi bu sebep ile kalori kısıtlaması için yapılır, var olan kiloyu kaybetmek amacı ile yapılmaz. Obez olan şeker hastalarında ise bu durum, daha çok kalori kısıtlaması yapacak ve kilo kaybına sebep olacak bir şekilde uygulanır.

    ŞEKER HASTALIĞI AMELİYATI NASIL YAPILIR?

    Şeker hastalığı ameliyatı, tıbbi olarak ise İleal İnterpozisyon olarak adlandırılmış olan bu ameliyat kesinlikle genel anestezi altında yapılır. Bu da demek oluyor ki hasta tamamen uyutularak ameliyat uygulanır. İleal İnterpozisyon genel olarak kapalı bir sistem ile uygulanan yapılan bir laparoskopik cerrahi yöntemidir. Yani karın bölgesi kesilerek değil, Laparoskopik cerrahi diye isimlendirilen küçük delikler açılarak uygulanır. Ameliyatın en büyük dezavantajı ise, teknik açıdan oldukça zor olması ile birlikte, çok ciddi bir eğitim ve teknik beceri gerektiren bir ameliyat türü olmasıdır.

    Yapılan ameliyatın türüne göre değişim göstermek ile birlikte 3,5 saat ile 6-7 saat arasında ve hatta bazen 8 saate yakın bile sürebilen oldukça uzun bir operasyondur. Daha önce geçirilmiş olan cerrahiler ameliyatın kapalı yöntem ile uygulanmasına herhangi bir engel teşkil etmez.  Bu durum sadece ameliyatın daha uzun sürmesine sebep olabilir.

    Dikkat edilmesi gereken ameliyatın tipi ile birlikte ameliyatta uygulanacak olan işlerin teknik ayrıntılarıdır.

    İleal İnterpozisyon hangi adımları içermektedir?

    İlk olarak midenin şekli tüp mide haline getirilip, mide hacmi kısıtlanır. İnce bağırsağın son bölümündeki bir kısım, ince bağırsağın ilk bölümünün yakın çevresine getirilip araya yerleştirilir. Uygulanan işlem sonrasında ise, yiyecekler mideden geçtikten hemen sonra ince bağırsağın yeri değiştirilmiş son bölüme gelir, bu kısmın sonunda normal seyretmeye devam eder.

    Kişiye özel olarak uygulanan bu ameliyatta, mide kısmının küçük bir bölümü kesilerek çıkarılır. Böylelikle hastanın fazlası ile duyduğu aşırı acıkma hissi belli bir oranda alacaktır. Bu adımdan sonra ise midenin çıkış kısmı ile bağırsağın ilk  ( giriş bölümü ) kısmı kesilerek birbirlerinden ayrılması sağlanır. Daha sonra ince bağırsağın son bölümünde bulunan kısım da aynı şekilde kesilerek alınır. Alınan bu bölüm midenin çıkış noktası ile bağırsağın giriş bölümüne yakın olan bir kısma dikilmeye başlanır. Kısacası ince bağırsağın sonundan alınmış olan kısım mide ile ince bağırsağın arasına dikilir. Bunun ardından şeker hastalığı ameliyatı, kesilmiş olan ince bağırsağın yeniden kalın bağırsak ile birleştirilmesiyle ( dikilmesi ) tamamlanır. Özet ile şeker hastalığı ameliyatında ince bağırsağın sonunda ki küçük kısım tekrardan ince bağırsağın baş kısmına aktarılır.

    Temelde İleal İnterpozisyonda uygulanan işlem ince bağırsakta ki bir çeşit yer değiştirme işlemidir denilebilir. Bu olaya bazı hastalarda bir tüpleme uygulaması ilave edilir, bir takım hastalarda ise on iki bağırsak bağırsağına gıda girişini kapatmak gerekir iken, bazı hastalarda ise sindirim sisteminde bulunan organların çevresini saran yağlı dokular üstünde bir takım uygulamalar yapmak gerekebiliyor. Bütün hastalar için uygulanacak olan işlem değişiklik gösterir. Bunun sebebi ise, her şeker hastası birbirinden farklıdır. Her hastanın metabolik düzeyi farklı, hormonları farklı, yaşam tarzı farklı, beklentileri farklı, ailesi farklı yemek yeme düzeni farklı ve daha bunu gibi bir çok farklı noktalar daha var iken her hastaya aynı tedavi sisteminin uygulanması elbette ki yanlış olacaktır. Bu sebepten dolayı hasta durumuna göre karar verilmesi gerekir. O hastanın durumuna ve ihtiyaçlarına göre hastayla beraber karar verilmesi gerekir.

    Son noktada ameliyatlar konforlu ameliyatlardır. Az önce belirttiğim gibi küçük deliklerden yapılan bu uygulamalar ile bizim ameliyat yaptığımız hastalar bir sonra ki gün ayağa kalkıp yürümeye başlarlar ve 4-5 gün sonra taburcu edilerek evlerine giderler.

    Ileal Interpozisyon ameliyatını kapalı yöntem sistemi ile uygulamanın ameliyattan sonra ki zaman içerisinde hem cerrahi ekip açısından hem de hasta ve bakımı açısından oldukça büyük faydaları vardır. Bunun neticesi olarak şeker hastalığı ameliyatından sonra hastayı bir gün yoğun bakımda gözetimde tutarız. Ancak hastalar yoğun bakımda da  uyanık halde olurlar. Ameliyat sonrası ilk gece yoğun bakım ünitesinde ki gözetimin en büyük amacı özellikle ameliyattan sonra sıvı denge takibini hipertansiyon bakımından dengelemek içindir. Ameliyattan bir sonraki gün hasta yoğun bakım ünitesinden çıkarılıp servise alındığı zaman hastaya artık yavaş yavaş su verilmeye başlanır. Gaz ve gaita çıkışları genel olarak ameliyattan sonraki ikinci gün veya da üçüncü günün sabahında olmaktadır. Gaz ve gaita çıkış işlemi başladıktan sonra normal, sulu hafif ve yumuşak gıdayı kolaylıkla alabilirler.

    Hastaların yaklaşık olarak yüzde 90 veya 95′i 4 gün ile 5 gün sonra sağlıklı ve her çeşit gıdayı eskisi gibi yiyebilecek şekilde hastaneden taburcu olur.

    Şeker hastalığı (diyabet) ameliyatı bir metabolik cerrahi yöntemdir. Şeker hastalığı ameliyatını uygulamadan önce diyet uygulamaları ile birlikte egzersiz yöntemleri uygulanır. Buna rağmen uygulanmış olan diyet ve egzersizden 3 ay veya 4 ay içerisinde herhangi bir başarı sağlanmaz ise, o zaman şeker hastalığının ameliyatı hastaya uygulanır. Ameliyat ince bağırsağın son bölümüyle baş bölümünün yer değiştirilmesi şeklinde uygulanır.

    Şeker hastalığının ameliyatı hastaya uygulandıktan sonra ince bağırsak tarafından salgılanan GLP-1 adındaki hormonun etkileşime girmesi ile insülinde ki üretiminin kapasitesi artmış olur. İnsülin üretme de görevli olan beta hücrelerinin miktarının çoğalması sayesinde insülin üretimi düzene oturur ve şeker hastalığı artık ortadan kalkar.

    Şeker hastalıklarında uygulanan bu operasyondan sonra hastaların yeme alışkanlıklarına ve önerilen egzersize daha fazla özen göstermeleri ve dikkat etmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde istene başarı tam olarak elde edilemeyebilir. Ameliyat sonrasında hastaların düzenli olarak vitamin kullanmaları istenebilir. Ameliyattan sonra ki ilk  3 gün ile 4 gün sonrasında sıvı gıdalar ile beslenme tamamlanır ve sonrasında yavaş yavaş yumuşak kıvamı olan sebze yemeklerine başlamak elbette ki mümkün olur. Ancak hastanın operasyon sonrasında ilk zamanlar yoğurt, çorba gibi sıvı gıdalar ile daha çok beslenmesi de çok önemlidir.

    Tekrar belirtelim ki her şeker hastası için farklı bir ameliyat programı düzenlenir. Uygulanan bu ameliyat sırasında;
    İnce bağırsağın baş ve son bölümü değiştirilerek gerekli hormonal düzenleme elde edilir.
    Midenin hacmi küçültülmesi ile kalori alımının belli oranda azaltılması sağlanır. Bunların uygulanması ile fazla kiloların verilmesi sağlanacak ve insülin direncini azaltacaktır. Midede bulunan fundus kısmı alınarak, ghrelin hormon seviyesi ile birlikte iştahın da azalması sağlanacaktır.
    İnce bağırsağın son bölümünün üst tarafa alınması ile de, kan şekerini dengeleyici bazı peptidlerin çokça miktarda ve daha kısa zamanda salgılanmasını sağlar.

     

    ŞEKER HASTALIĞI AMELİYATININ ÖNEMİ

    Şeker hastalığı ameliyatı, tıbbi adı ile ileal interpozisyon; kişinin şeker hastalığını kontrol altına almakta zorlanması,  şeker hapları ve insülin tedavisine karşın hala şekeri gereğinden fazla yüksek seyrediyor ise, kişi için oldukça yararlı olabilmektedir. Şeker Hastalığı Ameliyatı (İleal İnterpozisyon), şeker hastalığı için, bilinen tüm tedavilerden daha etkili bir uygulama olarak  kabul edilmektedir. Uygulanan bu ameliyatın ardından, hastalar  sadece şeker hastalıkları ilaçlarını değil, yüksek tansiyon ve yüksek kolestrol nedeni ile kullandıkları ilaçlarını da bırakmaktadır.

    Ameliyat ile alınan önlemler neler ?

    Şeker Hastalığı Ameliyatı (İleal İnterpozisyon) ile uzun vadede organ hasarlarının önüne geçilmesi adına sağlam bir önlem alınır. Şeker Hastalığı Ameliyatı (İleal İnterpozisyon) sonrasında,  kan şekerinde ki değişimler, bilinen ve uygulanan bütün tedavi yöntemlerinden çok daha etkin bir şekilde kontrol altına almaktadır. Kan şekerinin sürekli olarak yüksek olması durumu engellenir. Bu engellemeler ile birlikte gelen kan şekeri kontrolü, uzun vadede ortaya çıkacak organ hasarlarının oluşmasını önler.

    Şeker hastalığının meydan verdiği hastalıklar ve çeşitli problemler, hasta için günlük yaşamı fazlası ile zorlaştırır. Sosyal hayattan, cinsel hayata kadar hastanın birçok problemi oluşmaktadır. Bir çok hasta bu durumu doktoru ile paylaşmaktan utanır. Ancak durum için çok geç kalınmamış ise, bu operasyon sayesinde hasta sorunlarından  ve de rahatsızlıklarından tamamen kurtulur. Bunun olabilmesi için, hastanın insülin rezervlerinin yetecek miktarda olması ve organlarında  hasarların geri döndürülebilecek pozisyonda olması gerekmektedir.

    Şeker Hastalığı Ameliyatı (İleal İnterpozisyon) ile gerçekleşen, pankreasda insülin üreten hücrelerin canlılığının ve üretkenliğinin çoğalmasıdır. Bu meselenin gerçekleşmesi için etkileşime yetecek bir potansiyelin var olup olmadığına bakılmalıdır. Senelerce bunun için beklendiği zaman ya da insülin uygulamasında uzun bir süre uzak kalındığında bu potansiyel ciddi oranda düşüş göstermektedir. Şeker hastalığı tanısı konulduktan kısa bir süre sonra insülin almaya başlayan hastaların büyük bir kısmında, 10 yıl gibi bir süreden sonra bile, şeker ameliyatı için gerekli rezervlerinin hala var olduğu görülür. Bu nedenden dolayı ameliyata uygun olabilmek için seçici kriterler çoktur. Doğru kriterler ile doğru hastayı seçmek başarıya giden ilk adımdır.

    Neden Şeker Hastalığı Ameliyatı (İleal İnterpozisyon) yaptırmak gerekir ?

    Yapılan ve bilinmekte olan ilaç ile insülin tedavilerinin, kan şekerinin kontrolü ve uzun süreli organ hasarını engelleme etkinlikleri düşüktür. Bugün herhangi bir kalp krizinin sebep olduğu ölümlerin  yaklaşık %50′lik bir oranından fazlası şeker hastalığı nedeni ile olur.

    Şeker hastalığının insan vücuduna olumsuz etkileri nelerdir ?

    Şeker hastalığının oluşturduğu damar hasarı sebebi ile, özellikle de diyabetik ayak yaraları ve bitmek bilmeyen ülserler nedeni ile yaşam kalitesi ile konforu oldukça azalmaktadır. Böbrek yetersizliğinden dolayı diyaliz tedavisi yapılan hemen her 10 hastanın yaklaşık 6 sı sadece şeker hastalığı gerekli derecede kontrol altına alınmadığı için hayatı boyunca diyalize ile yaşamak mecburiyetinde kalmaktadır.
    Şeker hastalığı çok fazla sayıda hastada henüz belli olmadan önce, hastanın gözünün retina tabakasında hasarlar oluşturur. Birçok Dünya ülkelerinde uygulanan tedavi neticesinde önüne geçilebilinecek olan körlüğün en yaygın sebebi tabi ki de şeker hastalığıdır.

    Şeker Hastalığı Ameliyatı ile birlikte, bu sorunların hepsini tereddütsüz kontrol altına alır. Bu kararı ise kesinlikle şeker hastalığına sahip olan kişiye bırakmaz. Şeker Hastalığı Ameliyatı sonrasında metabolizma çabuk bir şekilde değişerek normale döner.

    Şeker Hastalığı Ameliyatı bilinen bütün tedavi yöntemlerinden çok daha etkilidir. Şeker hastalığı belirtilerini dahi yok ederek,  şeker hastası kişiye normal bir yaşam şekli ile birlikte beslenme düzeni sağlar.

    Şeker hastalığı ameliyatı ile hayata yeniden başlayın

    Şeker hastalığı ile meydana gelen problemler hayatın hemen her anını çekilmez yapabilmektedir.

    Bu hastaların hepsi öyle de olsa böyle de olsa tedavi alan ve doktorun kontrolü ile takip edilen hastalardır. İlaç ve insülin tedavisi yöntemleri ile uyum düzeyi istenilenden çok düşük kalmaktadır

    İleal interpozisyon operasyonu şeker hastalığının tedavisinde bilinen en etkili tedavi olarak kabul edilmektedir.

    Şeker hastalığı ameliyatı uygulaması, tip 2 diyabet tedavisinde başka tedavi yöntemlerine göre ön plana çıkmaktadır. İlal İnterpozisyon ameliyatı obez olmayan hastalarda da olumlu netice vermesi ile birlikte, kalıcı emilim bozukluğu problemlerine sebep olmamakta, (vitamin-mineral eksiklikleri gibi), hayat beklentisi ve kalite düzeyini fark edilir oranda pozitif etkilemektedir. Bütün bunlardan yola çıkarak bu operasyonların metabolik etkilerinin daha da güçlü olduğunu belirtebiliriz.

    Ameliyat ile hangi önlemler alınmış olur ?

    Şeker Hastalığı Ameliyatı ile birlikte uzun vadeli organ hasarlarının önlenmesi için ciddi bir önlem alınmış olunacağı bilimsel olarak yayınlarla gösterilmiştir. Bu ameliyat sayesinde kan şekerinin sürekli yüksek olması hali engellenerek,  uzun zaman içerisinde ortaya çıkabilecek organ hasarlarının oluşması önlenir.

    Özet olarak pankreasta bulunan langerhans adacıkları diye bilinen yerde bulunan beta hücrelerinden salgılanan insulin hormonu beta hücrelerinde oluşan bu artışa ve uyarılmaya bağlı olarak artar. Kan şekeri düzenli olarak kontrol altına alınmış olur.

    Bu değişiklikleri hangi ameliyatlar sağlar?

    Hastaya yapılan ilk muayenede şeker hastalığının ne seviyede olduğuna ve pankreasdaki insulin rezervlerine bakılır. Daha sonrasında Şeker hastalığının tipi ve derecesine bağlı olarak Duodeno-İleal İnterpozisyon yada Jejuno-İleal İnterpozisyon ameliyatlarından uygun olanından birisi hastaya uygulanır. Bu konu ile ilgili olarak daha detaylı bilgi için doktorunuza başvurup danışabilirsiniz.
    Özetin özeti olarak, bütün ana mekanizma bu teori üstüne tasarlanmıştır. Bundan daha karmaşık olan etki mekanizmaları da mevcuttur. Ancak bundan daha fazlası Akademik bilgiye girdiğinden dolayı aslında kafanızı daha fazla karıştırmak istemiyorum.

     

    ŞEKER HASTALIĞI AMELİYATI TİPLERİ

    Öncelikle bağırsaklarımız ile ilgili küçük bir bilgi vermemiz doğru olacaktır. Ardından şeker hastalığının ameliyat tiplerini daha bilinçli bir şekilde anlayacağız.

    Mide ile kalın bağırsak arasında bulunan ince bağırsaklarımız üç bölümden oluşarak  toplam boyunun uzunluğu yaklaşık 450 cm ile 1000 cm arasında değişmektedir: Bu bölümler; Duodenum, Jejunum ve İleum olarak adlandırılır.

    Duodenum bölümü ince bağırsakların ilk bölümünü oluşturur. Yaklaşık olarak 20cm ile 25 cm arasında bir uzunluğa olan duodenum, midenin çıkışını kontrol etmekle görevli Pilor kasının bitimesi ile birlikte başlar.

    Jejunum ise, ince bağırsağın ikinci kısmını oluşturur. İnce bağırsakların yaklaşık olarak  % 40 gibi bir bölümünü Jejunum oluşturur.

    İleum da ince bağırsakların sonunda kısmında yer alan bölümüdür. İnce bağırsakları kalın bağırsağa (kolona) bağlayan ilenum da tüm ince bağırsakların ortalama %60′ civarını oluşturmaktadır.

    Ortalama olan uzunluğa genel olarak duodenumun 25 cm gibi bir mesafesi katılmaz. Bu sayede  Jejunumun uzunluğu aşağı yukarı 200 cm ile 250 cm arasında, İleumunun ortalama uzunluğu da hemen hemen 250 cm ile 350 cm arasında değişmektedir. Jejunum ile ileumu gözlerimiz ile birbirinden ayırmak pek mümkün değildir. Tam olarak ayırt edildikleri nokta seçilemez. Hücresel düzeyde farklılaşma bile belli bir yerde olmamaktadır. Bu yüzden ince bağırsaklarda uzaklık tayini yaparken bir şekilde ön kabullerimize dayanırız.

    Gıdalar alındıkları andan sonraki işlenmeleri ve bağırsaklardan alınıp, kan dolaşımına gönderilmeleri, hormon sal olarak ince bağırsaklarımızın baskın bir görev üstlenmelerine sebep olmuştur. Bu da demek oluyor ki, ince bağırsaklarımız bir tek gıdaları ileten ve vücut için emilimini sürdüren organlar değildir. Tam tersine bu emilim süresinin en can alıcı kararı alan organlarıdır. Çünkü ince bağırsaklarımızın farklı yerlerinden salgılanmakta olan ince bağırsağın sebep olduğu hormonlar (inkretinler ve sekretinler) metabolizmamızın düzenlenmesinde büyük payı vardır. Bu sebeple de Şeker Hastalığının meydana gelmesinde ve bu hastalığın tedavisinde de ciddi etkileri vardır.

    Sleeved Duodeno-Ileal İnterpozisyon (S-DII)  Şeker hastalığı ameliyatı ile uygulanmak istenen, alınan gıdaların ince bağırsaklarınız içinde geçisi sırasını değiştirmektir. Bu demek oluyor ki bu noktada istediğimiz  alınan gıdaların, ince bağırsaklarımızın son bölümü olan İleum ile beraber daha erken karşılaşmasına sebep olmaktır. Bunun yani sıra bir diğer amacımız da Duodenum diye adlandırılan ince bağırsakların ilk bölümüne gıdaların geçişini durdurmaktır. Bu sayede şeker hastalığına sebep hormonal bozuklukları fazlası ile kuvvetli bir şekilde tam tersine çevirebilmekteyiz.

    Sleeved Duodeno-İleal İnterpozisyon (S-DII), Şeker Hastalığı Ameliyatı; ince bağırsak ta ki son bölüm olan kısmı (ileum) ile ilk bölümünün (Duodenum veya Jejunum) yer değiştirmesini sağlamak. Bu bölümlerin yer değiştirme olayı iki değişik şekilde olur:

    1) Duodenumun Başlangıcına (Diverted): Sleeved Duodeno-Ileal İnterpozisyon (S-DII)

    2) Jejunumun Başlangıcına (Non-Diverted): Sleeved Jejuno-Ileal Transpozisyon (S-JII)

    Duodeno-İleal İnterpozisyon Şeker Hastalığı Ameliyatı, bu ilk formu tanımlamak için kullanılmaktadır. Bu da ince bağırsakta ki son bölüm olan ileumun, mide ile olan bağlantısı kesilen duodenumun yerine, mideye bağlanması anlamına gelir.

    Duodenum ile mide arasındaki bağlantı kapatılırken, mide çıkışını kontrol eden özelleşmiş kas olan Pilor kası korunur. Pilor kasının 2-2,5 cm ilerisinden ayırma işlemi yapılır. Böylece duodenumun ilk 2 cmlik kısmıda pilor ile beraber mide tarafında kalmış olur. İleum yukarıya çekildiğinde bu kısa duodenum bölümüne el ile dikilerek bağlanır. Bu nedenle bu işlem Duodeno-İleal İnterpozisyon (yerleştirme) olarak tarif edilebilir.

    Sleeved Duodeno – İleal İnterpozisyon (S-DII) Büyük Şeker Hastalığı Ameliyatı

    İnce bağırsağın son bölümü olan ileumdan yaklaşık 170 cm uzunluğunda bir kısım ayrılır. Geriye kalan iki ince bağırsağın uçları birbirine bağlanarak devamlılıkları sağlanır. Ayrılan ve serbest olan ileum kısmının üst tarafı midenin çıkış kısmına bağlanır. Geriye kalan alt ucuda jejunumun ön tarafına bağlanır. Böylelikle midenin içinden geçen gıdalar anında ileuma gelmiş olurlar.

    Pilor kasının korunup duodenumun bölümünün mideden ayrılması olayına "Duodenal Switch" adı verilmektedir. Duodeno-İleal İnterpozisyon (DII) Büyük Şeker Hastalığı Ameliyatı bu sebepten dolayı bir"Duodenal Switch" ameliyatıdır.

    Duodenal Switch ile birlikte, safrada ki akımın normal yolundan şaştığı vurgulanmak istenir. Bu durum aynı yatağında akmakta olan bir nehirin yatağının değiştirilmesi gibidir.

    Safra nehrinin yatağının değiştirilmesi uygulamasını bu ameliyatta duodeno-ileal transpozisyon ile sağlıyoruz.

    Safra akımının midede ki yiyecek ile beraber temasının geciktirilmesi besinlerde bulunan kalorilerin emilimini erteleyerek, zorlaştırır ve azaltır. Metabolik cerrahi operasyonlarında bu işlem safranın olabildiği kadar uzun bir ince bağırsak bölümü boyunca yiyecek ile temas etmeden akıtılması ile olur.

    Safranın saptırılmış olduğu ince bağırsak kısmı ne kadar uzun olur ise, ortak olan emilim o kadar düşük olur. Bu durum o oranda beslenme alışkanlığında bozukluk yaratır. Ancak o oranda da metabolik etki gücü fazlalaşır.

    Bu da demek oluyor ki diğer bypass ameliyatlarının tamamında bir emilim bozukluğu oluşturulur. Yaşam boyunca hastada vitamin ve mineral kullanma mecburiyeti oluşur.

    Sleeved Duodeno – Ileal İnterpozisyon (S-DII) Büyük Şeker Hastalığı Ameliyatı : Metabolik Etki Gücü

    Sleeved Duodeno-İleal İnterpozisyon (S-DII) Büyük Şeker Hastalığı Ameliyatı ameliyatı, etki gücü olarak bütün bilinen diğer ameliyatlardan çok daha güçlüdür. Ancak bundan daha da önemli olan şey, bu operasyon emilim bozukluğuna yol açmaz. Bu sebep ile bütün ameliyatlardan çok daha fazla önemlidir. Bunun sebebi, beslenmede yetersizlik oluşturmadan, hormonal sitemin bütün basamaklarını aktif bir şekilde uyarabilmesidir.

    Sleeved Duodeno-Ileal İnterpozisyon (S-DII): Metabolik Etki Mekanizmaları

    1) İnce bağırsağın ilk bölümü olan Duodenumun yiyecekler ile olan temasını kesmek.

    Yiyeceklerin duodenumdan geçmesinin engellenmesinin, şeker hastalığının kontrolü bakımından çok fazla yararı vardır. Bu yararlardan en önemlisi, yiyeceklerin safranın içinde olan ve pankreas salgısı içindeki sindirim enzimleri ile beraber daha kısa zamanda karşılaşarak, hızlı bir şekilde sindirilmelerini engellemektir. Yiyeceklerin sindirilmesinin yavaşlaması insülinin etkisini daha iyi bir şekilde göstermesine neden olur. Aynı zamanda duodenumun yiyecek ile etkileşiminin engellenmesi, GİP (Gastrointestinal Polipeptid) ismi verilen hormonun duodenumdan salgılanmasını ve etkisinin artmasına yardımcı olur. Şeker hastalarında aslında GIP seviyesi fazla azalmaz. Ancak GİP aktivitesi azalmış veya baskı altına alınmıştır.

    2) İleuma yiyeceklerin daha erken gelmesini sağlamak.

    Safra ile karışmayan yiyeceklerin ince bağırsakların son bölümü olan ileuma erken ulaşması hormonları uyarır. İleumdan salgılanan GLP-1 ismi verilen hormon, yiyeceklerin daha erken gelmesi ile daha etkili bir şekilde uyarılır. GLP-1 hızla kan dolaşımına salgılanır. Bu hızlı GLP-1 üretimi, kan şekerinin kontrolünü daha kolay hale getirir. GLP-1 iki önemli etkiye sahiptir:

    a. Pankreas tarafından insülin üretimini arttırır.
    b. Kas ve dokuların insüline karşı direncini azaltır.

    3) Hormonların Dengesini Sağlamak.

    Duodeno-İleal İnterpozisyon ile sağlanan etki asıl olarak ince bağırsaklar ile beyin arasında bulunan hormonal sinyallerin rayına oturmasıdır. Bu etki ile birlikte insüline karşı direnç oluşturan hormonlar durdurulur. İnsülinin önünde olan engeller kaldırılırarak daha az insülin ile beraber kan şekerlerinin kolayca asıl istenen düzeylere getirilmesi sağlanır. Bu duruma "hormonal frenleme" veya "nöroendokrin break" adını verilir.

     

     

  • Şeker Hastalığı Cerrahisi

    TİP 1 ŞEKER HASTALARI AMELİYAT OLABİLİR Mİ?

    Tip 1 şeker hastaları maalesef şeker ameliyatına müsait olan hastalardan değildir.  Tip 1 diyabet hastalarının hemen hemen hepsi daha teşhis konduğu erken yaşlardan beri vücutlarında hiç bir şekilde insülin üretemeyen hastalardır. Bu sebepten dolayı Tip 1 şeker hastaları çok erken zamanlarda insüline bağımlı hale gelirler. Oysa ki ileal interpozisyon ameliyatı yani şeker ameliyatı dediğimiz operasyon, temelinde iyi çalıştığı halde kapasitesini istenildiği gibi kullanamayan bir pankreasa ihtiyaç duyar. İyi kapasiteye sahip olan pankreasta ileal interpozisyon ameliyatı  pankreası oldukça etkili bir şekilde çalışır duruma getirir. Asıl önemli etkisi, insülinin önündeki direnci yok ettiği için, pankreasın çok daha az insülin ile çok daha iyi kan şekeri kontrolü sağlamasına olanak tanır. Halbuki Tip 1 şeker hastalarında pankreasta bu çalışmayı bulmak pek de mümkün olmaz.

    Hastanın vücuduna saldırıda bulunan bağışıklık sistemini engelleyen bir aşının, Tip 1 şeker hastalığının tedavisi için ışık olabileceği biliniyor ve bu yönde çalışmalar yürütülüyor.

    Stanford Üniversitesi'nde ki bilim adamları, Tip 1 şeker hastalarındaki bağışıklık sisteminin insülin üreten hücreleri ortadan kaldırdığını belirterek, aşı ile bu olayı tersine dönüştürebileceğini gösterdiler.

    "Science Translational Medicine" dergisinde sunulan araştırmada, normal şartlarda aşının bağışıklık sistemine hastalığa sebebiyet veren mikrop veya virüse "saldırmayı öğrettiği" fakat bu durumun tam  tersi olan etkiyi yaratmada da uygulanabileceği belirtildi.

    Lawrence Steinman ve ekibi, "ters etkili aşının" özellikle beta hücrelerine saldırıda bulunan beyaz kan hücrelerini hedef olarak gördüğünü belirtti.

    Araştırmacılar, 3 ay süre ile şeker hastalarına her hafta uygulanan aşının ardından beyaz kan hücrelerinin miktarının azaldığını ifade etti.

    Yapılan kan testleri de aşı yapıldıktan hemen sonra beta hücrelerinin faaliyetinin eskisinden çok daha iyi olduğunu ortaya çıkardı.

    Steinman, çıkan sonuçların harika olduğunu fakat hala geniş çaplı araştırmaların yapılmaya devam edilmesi gerektiğine dikkati çekti.

    Bilim adamı aynı zamanda, aşının yarattığı etkinin 2 aya kadar etkisini koruduğunu, bu sebep ile düzenli aşının yapılması gerektiğini belirtti.

    Tip 1 şeker hastalarında bulunan bağışıklık sistemi, pankreasta yer alan beta hücrelerini yok ediyor. Bu durumda vücudun yeteri kadar insülin üretememesine sebep vererek, şeker hastalarının yaşam boyunca günde 3 ile 4 kez ( ki bu uygulamalar genellikle öğünlerden 15 dk önce gerçekleştirilir ) insülin iğnesine bağımlı kalmasına sebep veriyor.

    Tip 1 şeker hastalığı insülinin neredeyse tamama yakın yokluğu ile devam eden bir diyabet tipidir. Çok küçük yaşlarda oluştuğu halde, çok daha ilerleyen yaşlarda kendini ortaya çıkartabilir. Şeker hastaların büyük bir bölümünde insülin üreten β-beta hücrelerini yok eden veya insülinin etkisini ortadan kaldıran antikor denilen bir takım yıkıcı kan ürünleri vardır. Fakat yapılmış olan çalışmalar ve hastalarda ki araştırmalar aynı şekilde Tip 1 Şeker hastalığı gibi insülinin hiç oluşturulamadığı ve bu yüzden yaşam boyu hastanın insüline muhtaç bir şekilde yaşamak zorunda kaldığı bir takım hastada ise hiçbir şekilde insülini yok eden veya β-beta hücrelerini öldüren bir antikorun varlığını gösterememiştir. Bu tarz hastalar bütün tanıları ile Tip 1 Şeker hastası olarak sınıflandırılmaktadır. Ama bunun altında yatan sebebin ne olduğu hala bilinmemektedir. Bu sebepten dolayı Tip 1 şeker hastalığı da iki ayrı alt grup ile incelenmesinin zorunluluğunu meydana getirmiştir. Amerikan Diyabet Birliği (American Diabetes Association-ADA) Tip 1 Şeker hastalığını iki farklı tipe ayırmıştır. Bunlar;

    Tip 1A: Tamamı ile bağışıklık sisteminin pankreasdaki β-beta hücrelerine karşı olan ve bunun yanında insülinin kendisine karşı ortadan kaldırıcı etki ile savaştığı bir tiptir. Hastaların hemen hemen hepsi hızlı bir şekilde ciddi insülin yetersizliğine doğru gider.
    Tip 1B: Bu grubunun nedeni hala belirsiz olan bir tiptir. Dünyada en çok Japonya'da görülmektedir. Hiçbir antikor bu grubun içerisinde yoktur. Tip 1 A gibi ciddi insülin yetersizliği ile kendini meydana çıkarır. Afrika kökenli Amerikalı bir grup çocuk hastada ilk tanılar acil koma (ketoasidoz koması) ile kendini ortaya çıkarmakta ve acil problemin tedavisinin ardından bu çocuklar Tip 1 Şeker hastası olduğu halde insülin kullanmadan yalnızca ağız yolu ile alınan diyabet ilaçları ile birlikte tedavi olmaktadırlar.
    Yukarıda belirtilen bu açıklamalar ve gruplandırmalardan anlaşılıyor ki aslında Tip 1 şeker hastalığı bütün sebepleri ile tam olarak açıklamak pek mümkün değildir. Çok fazla değişik ara grup veya sınıf vardır.

    Tip 1 şeker hastalığında tedavi nasıl olmalıdır  (İnsülin olmazsa olmaz mı?)

    Bu çeşit şeker hastalığında tedavinin başka asıl taşları ise düzenli ve dengeli yapılan beslenme ; egzersiz ve eğitimdir. Gerekli olan şeker seviyesini sağlamak için gün boyunca lazım olan etkili özen ve günlük bakım gerekir. Hastanın kendisini iyi hissetmesi ve sağlıklı bir hayat devam ettirmesi için gereken bakım, hayat tarzı haline getirilmelidir.

    Tedavide başarı sağlayabilmek için kimlerin yardımcı olması gerekir?

    Vücutta damarların var olduğu bütün organları etkileyen ve yaşam boyu süren bir hastalık olduğundan dolayı Tip 1 şeker hastalıklarında iyi bir bakım uygulanmasının ana unsuru bir ekip gerekliliğidir. Günlük itina ve bakımı öğretmek için bir çok insan hastanın yardımcısıdır.

    • Bu yardımcıların başında diyabet alanında uzmanlaşmış doktorlar gelir. Doktor hastaya özel olacak uygun tedavi programları yapar
    • Diyetisyen bu tedavinin ana unsuru olan diyabetik beslenme diyetinin oluşturulmasında gereklidir.
    • Diyabette eğitimci olan kişi, hastalara şeker hastalığı hakkında eğitim veren kişidir.
    • Hemşire, diyetisyen ya da pratisyen hekim diyabet eğitimcisi olabilir.

    Çok fazla ülkede bu eğitimi veren sertifikalı programlar yapılmaktadır.
    Bu yardımcılara ilave olarak özel anlarda, hastalık durumlarında veya kan şekeri düştüğü zamanlarda hastanın neler yapılması gerektiği hakkında da eğitim veren bazı gönüllü kuruluşlar, dernek ve vakıflar da şeker hastalarına yol gösteren diğer yardımcılardır.

    Günlük insülin tedavisi nasıl yapılmalıdır?

    İnsülin protein yapısında bir çeşit hormon olduğu için midede sindirilir. Bu sebepten dolayı ağız yolu ile hap veya tablet şeklinde kullanılamaz; yalnızca enjeksiyon şeklinde uygulanır. Çağımızda insan insülinine benzer yapıda, saflaştırılmış preparatlar uygulanmaktadır. Günlük insülin gereksinimi, hastanın boy, ağırlık, yaş, besin tüketimi ve aktivite seviyesine göre değişiklik gösterir. Bunun yanında, araya giren herhangi bir hastalık, stres veya kullanılan başka ilaçlar insülin kullanılması gereken dozunu etkileyebilir.
    İnsülinin saklanma koşulları +4°/+8°C'dır. Bu özellik aktivitesi fazla olan, yaşantısı yoğun hastalarda kullanım zorluğu ortaya çıkarmaktadır. Bu sebep ile de, yapılan araştırmalar ve teknolojik gelişmeler ile birlikte insülinin klasik enjektörlerin yanında kalem enjektörler ile de hastaya uygulanması sağlanmıştır.

    Tip 1 şeker hastalığında acil problemler nelerdir?

    Tip 1 şeker hastalığı olan kişi düzenli gıda tüketimi , egzersiz ve uygun insülin uygulanmasında problemsiz bir hayat sürdürür. Ama insülini uygun olan yöntem ile, gerekli dozda ve gereken zamanda kullanmayan, yapılması gereken diyet programına uymayan veya egzersiz yapmayı ihmal eden hastalarda kan şekeri yükselebilir yani "Hiperglisemi" meydana gelir.
    Bunun dışında insülini gereğinden fazla dozda kullanan veya hastaya önerilen besinleri gerektiği zamanda ve yeterli miktarda tüketmeyen, alkol kullanmaya devam eden yada aşırı egzersiz yapan hastalarda kan şekeri ani ve hızlı bir şekilde düşebilir yani "Hipoglisemi" meydana gelir.

    Kan şekeri düştüğünde neler yapılmalıdır?

    Kan şekerinin düşmesi veya yükselmesi hastaya acil müdahale gerektiren önemli bir meseledir. Bu sebepten dolayı şekeri olan kişi bir kolye, bilezik veya saat kayışında diyabet kimliğini mümkün mertebe, olası durumlara önlem olarak taşımalıdır. Şeker hastasının bir öğün veya ara öğün geciktirmesi ya da her zamankinden çok hareket yaparak fazla enerji tüketmesi durumunda meydana gelen hipoglisemi anında, şeker hastasında terleme, titreme, renk solukluğu, sinirlilik, huzursuzluk görülür. Gerekli olan önlemler alınmaz ise uyum güçlüğü, ardından bilinç kaybı oluşabilir.
    Hipoglisemi yaşandığında uygulanması gerekenler, şeker hastalığında görülen belirtilere göre değişiklik gösterir.
    Belirtilerin az olduğu zamanlarda 2 veya 3 tane kesme şeker bir bardak ılık suda eritilerek tüketilir veya 1 bardak meyve suyu verilebilir ( markette satılan kutu meyve sularından ). İyileşme belirtileri görülmez ise tepeleme 2 çay kaşığı şeker veya 5 – 6 tane kesme şeker az oranda su ile eritilip küçük yudumlar halinde hastaya içirilmelidir.
    Bilinç kaybının görüldüğü hipoglisemide ise ağız yolu ile şeker veya şekerli su verilmemelidir. Böyle bir durumda kas içerisine glukagon injeksiyonu gereklidir ve bu iğnenin uygulanması çok ciddi hayati önem taşır.

    Kan şekeri yükseldiği zaman neler yapılmalıdır?

    Çok sık idrara çıkma, ağızın kuruması, fazla su tüketme, ciltte kuruluk ve yaralarda geç iyileşme, halsizlik, yorgunluk ve kilo kaybı belirtileri olan şeker hastalığında kan şekeri yüksek demektir. Böyle anlarda kullanılan insülinin son kullanım tarihinin, dozunun, uygulama yönteminin doğru olup olmadığı kontrol edilmelidir.
    Bol su içildiği halde, doktorların tavsiye ettiği insülin rejimine ve beslenme planına uygunluğun eksiksiz olduğu durumlarda hala hiperglisemi sürüyorsa hasta bir an önce doktoru ile iletişim kurmalıdır.

    Tip 1 diyabet tedavisinde yenilikler ne durumda?

    Şuan da Tip 1 şeker hastalığının kesin tedavisi için yapılan çalışmalar sonucunda kullanılan insülin yerine adacık dokusu veya pankreas nakli gündem konusu haline gelmiştir. Fakat bu nakil sırasında en önemli problem doku reddidir. Ve doku reddinin önüne geçebilmek için immunsüpresif diye bilinen, önemli yan etkileri olan, maliyetli ilaçlar kullanılmaktadır. Bu sebepten dolayı adacık nakli tedavisinin uygulanmasına kesin çözüm olarak bakan araştırıcılar bu durumdan daha az zararlı immunsüpressif ilaç arayışı içine girmiş durumdalar.

    ŞEKER HASTALIĞI AMELİYATINA ENGEL OLABİLECEK DURUMLAR

    Ameliyat yapılmadan önce hasta bir takım test ve tahlillere tabi tutulur. Tahliller neticesinde çıkacak sonuç ise, geniş bir ekip tarafından değerlendirilir. Bu değerlendirmede asıl amaç, hasta tarafından herhangi bir engel teşkil edecek durumları erken tespit etmektir. Bu engellerin neler olduğu konusuna değinecek olur isek ;

    • Ciddi anlamda yemek yeme bozukluğu teşhisi olan hastalar.
    • İleri seviyede akciğer, böbrek ve kalp hastalıkları bulunan kişiler.
    • Obezitesi endokrinden kaynaklanan başka bozukluklara bağlı olarak teşhis edilen hastalar.
    • Karaciğerin işlevinde ileri seviyede bozukluk olan kişiler.
    • Sindirim sisteminde aktif bir çeşit hastalıkları ( Peptik ülseri gibi ) ve bazı daha önceden geçirilmiş cerrahi öyküsü olan hastalar.
    • Kanser tanısı konan kişiler.
    • Çok fazla reçete ile kilo vermek için çok çeşitli bitkisel ürün kullanan kişiler.
    • Hamile olan ve hamilelik planı olan hastalar.

    Şeker hastalığı ameliyatında başarıyı etkileyen faktörlere değinecek olursak;

     Şeker hastalığı ameliyatında her hastanın tedaviden gördüğü yarar seviyesi değişiklik gösterir. Bu değişiklikte etkili olan sebepleri aşağıda ki gibi sıralayabiliriz ;

    • Hastanın yaşı
    • Hastalığın süresi
    • Tedavinin geçmişi
    • İnsülin üretme kapasitesi
    • Beta hücrelerinin şekere olan refleksi,
    • Kas hücrelerinin insüline olan duyarlılığı,
    • Şeker hastalığının sebep olduğu organ hasar dereceleri

    Şeker Hastalığı Ameliyatının yapılması kararına engel teşkil edebilecek durumlar şunlardır ;

    • Düzenli zaman aralıkları ile tıbbi kontrol ve yönetim alamayacak olan hastalar,
    • Herhangi bir madde bağımlısı olan kişiler ile aşırı alkol kullanan kişiler,
    • Kanser gibi hayati tehlike unsuru bulunan hastalığa sahip olan kişiler,
    • Kendi kendine yeterli şekilde bakamayacak olan ve aynı şekilde yakınları tarafından gerekli bakımı sağlanamayacak olan kişiler, şeker hastalığı ameliyatı  açısından uygun olamayabilecek durumdalardır.

    Tip 2 diyabette iyileşmeyi etkileyen unsurlar nelerdir?

    Şeker hastalığının başlama süresi, ameliyat olmadan önce hastanın insulin ihtiyacı, ameliyat olacak hastanın yaşı, vücudunun insulin salgılama oranı, şeker hastalığında düzelmeyi etkileyen unsurlarındandır.

    Hangi hastalar, şeker hastalığı ameliyatı için uygundur?

    Bu operasyonu olmak için hastanın 18 yaş ile 65 yaşları arasında olması, hastanın ameliyata engel olabilecek herhangi bir sağlık probleminin olmaması gerekir. Aynı zamanda 3 yıldan fazla  şeker hastalığı olan kişilerde, son 1 yıl içerisinde herhangi bir kilo kaybı olmayan, son 3 aydır sadece insulin ya da şeker hapı kullanan, insülin üretme kapasitesi belli bir seviyenin üzerinde seyir eden şeker hastaları için şeker hastalığı ameliyatı uygundur.

    Kimler şeker hastalığı ameliyatı için uygun değildir?

    Tip 1 diyabeti teşhisi konan, diğer endokrin hastalıklarından şikayetçi, ameliyata engel olacak şekilde kalp ve solunum hastalıkları olan hastalar bu ameliyat için uygun hasta adayları değillerdir. Tip 1 şeker hastalarında, insulin salınımı olmadığından, olsa bile gerekli olan miktardan çok daha az olduğu için bu ameliyat yararlı olmaz. Latent Otoimmun Diabetes of Adult – LADA (Erişkinin Sessiz seyreden ve Bağışıklık Sistemi İnsülini Yıkan Tip Diyabeti)  şeklinde adlandırılan, geç başlayan ve yavaş ilerleyen özel bir diyabet Tip 1 alt grubu mevcuttur. Yetişkin olan insanlarda teşhis konulduğu zaman, istemeden Tip 2 diyabet olarak yanlış değerlendirilebilme olabilir. Böyle durumlarda şeker hastalığı ameliyatı oldukça tehlikeli bir durum teşkil eder. Böyle duruma sahip olan hastalarda ameliyat yapılmadan önce spesifik test ve tahliller ile birlikte aday grubunun haricinde tutulması gerekir.

    Uzun dönemdir varlığını sürdüren şeker hastalığında pankreasta bulunan beta hücreleri azalır. Bu azalma iyileşme durumunu etkiler. Hastalığın ilk dönemlerinde ameliyatın yapılması çok daha doğru olur. Beta hücre kitlesi C Peptid düzeyi ile değerlendirilebilir. C Peptid, beta hücreleri üzerinden insülin ile birlikte salgılanır. Üretilmiş olan bu insülinin her bir molekülü ile birlikte bir molekül C Peptid salınmaya başlanır. Bu sebepten dolayı, C Peptid düzeyi, üretilmiş olan insülinin seviyesi ile birlikte beta hücre kitlesini hakkında da fikir verir.

    ŞEKER HASTALIĞI AMELİYATININ AVANTAJLARI

    Obezite cerrahisinin tip 2 şeker hastalığı üzerinde yarattığı olumlu etkenlerin ispatlanması, laparoskopik metabolik cerrahinin daha fazla geliştirilmesine sebep olmuştur. Laparoskopik Sleeve Gastrektomi + Duodenoileal interpozisyon, Laparoskopik Sleeve Gastrektomi + Duodenojejunal Bypass, Laparoskopik Sleeve Gastrektomi + Jejunoileal İnterpozisyon bu anlamda geliştirilmiş olan metabolik ameliyatlardandr. Bu ameliyatların obez hastalar üzerinde olduğu kadar, normal kilodaki hastalarda da tip 2 diabetin tedavisinin uygulanması hedef alınarak uygulanırlar.

    Şeker hastalığı neden ameliyat yöntemi ile tedavi edilmektedir?

    Şeker hastalarının genel olarak kilo problemleri vardır. Bu sebepten dolayı onlara verilen diyet programına uymaları bir nevi zorunludur. Fakat şeker hastalarının yalnızca % 7 civarı 2 yıl boyunca kendilerine verilen bu diyet programına göre hareket eder. Diyet, egzersiz, ilaç kullanımı ve insülin gibi tedavi yöntemleri hastaların günlük korunmalarında etkilidir. Bunları düzenli olarak uygulamayan hastalar daima risk altında olurlar. İlaç ile yapılan tedavide ise, hastaların kontrol altına alınması sağlanır. Şeker hastalığı ameliyatı ile birlikte, şeker hastalığının hasta üzerinde ki olumsuz etkilerinden kurtulması olanaklı olabilir. Şeker hastalığı ameliyatı uygulanarak hastaların istedikleri sağlıklarına kavuşması sağlanmaktadır. Şeker hastalığı ameliyat metabolizmada var olan ve geriye dönülmesi sağlanabilen problemleri düzeltmektedir. Etkisini diğer tedavi yöntemlerine oranla çok daha kısa sürede gösterdiği için, diğer tedavi yöntemleri ile kıyaslanması doğru olmaz. Kan şekerinde meydana gelen düzensizlikleri yok ederek, şekerin normal düzeyde olmasını sağlar. Aynı zamanda şeker hastalarında bulunan yüksek tansiyon, kolesterol gibi problemlerin de düzeltilmesinde etkisi olur.

    Şeker hastalığı ameliyatının avantajları nelerdir?

    Şeker hastalığı ameliyatının bir obezite ameliyatı gibi görülmesi doğru değildir. Metabolik sendrom kapsamında olan Tip 2 diyabet hastalarını iyileştirecek bir operasyondur. Bu ameliyat ile bağırsaklarda bulunan emilim bozukluğu veya kısıtlaması oluşmamaktadır. Hastalar ameliyat edildikten sonra ortalama 6 ay ile 1 yıl içerisinde, serbest diyet yöntemi ile, vitamin ve mineral haplarına ihtiyaçları olmadan, normal günlük yaşantılarına dönebilirler. Ameliyatın 3. günü ile beraber sulu gıdaların tüketimine başlanır. Ağız yolu ile alınan besinler ile birlikte, günde bir adet kalsiyum ve 2 ölçek vitamin şurubu alınmasına ihtiyaç duyulabilir. Hastalar ameliyata girmeden önce kullanmış oldukları tansiyon ve kolesterol ilaçlarını içmeyi keserler. Şeker hastaların bir kısmında metabolik etki bir iki hafta ile bir iki ay arasında meydana çıkabilir. Ameliyat gerçekleştikten sonra hastalar bir yıl geçince, herhangi bir vitamin veya mineral desteğini kullanmaya ihtiyaç duymazlar.

    Yapılan şeker hastalığı ameliyatı ardından hastanın, hastanedeki kalma sürelerinde bu hastalıkların devamı bakımından denetlenir.  Şeker hastalığı ameliyatı olan hastaların büyük bir kısmı bu ilaçların bir tanesini bile kullanmadan taburcu edilir. AMeliyatı olan diğer bir kısım hastada ise, metabolik etkinin yerine oturmasnı bekleyene kadar bir iki haftadan bir iki aya kadar değişen zaman zarfında az ve kontrollü olacak bir şekilde ilaç kullanımları devam edilir. Ölçümler normal düzeye geldiği zaman bu ilaçların tamamının kullanımı bırakılır. Bu sebeplerden dolayı şeker hastalığı ameliyatının metabolik etkisi diğer emilim kısıtlayan operasyonlardan bariz bir şekilde üstündür. Metabolik sendrom için aldıkları kullanmak zorunda kaldıkları bütün Şeker, Yüksek Tansiyon, Kolesterol ilaçlarına ihtiyaçları kalmaz.

    Kilolu diyabetik hastalar hızlıca normal kilosuna kavuşur

    Şeker hastalığı ameliyatı kalori kısıtlanmasına bağlı olarak kilo kaybına sebep olur. Kilo kaybı normal kan şekeri düzeylerinin oluşması üzerinde olumlu etkiye sahiptir. Kilo kaybı insulin baskınlığını arttırır, pancreas beta hücrelerindeki hücrenin görmüş olduğu zararları minimalize eder. Normal kiloda olan şeker hastalarında yapılan metabolic cerrahide kilo düşüşü hedeflenmez ve görülmez.

    Metabolik cerrahinin büyük damarlardaki etkisi nasıldır?

    Şeker hastalığı vücudun değişik yerlerinde ki damar duvarlarının daralmasına sebep olur. Kalp, beyin, bacaklar, erkeklerde penis gibi bir çok organlara giden kan akımının azalması ile birlikte, kalp krizi, inme, bacaklarda ülser ve gangrene ve sertleşme sorunlarına sebep olur. Cerrahi bu sorunlar daha fazla ilerlemeden uygulanacak ise, oluşabilecek bu risklerden kurtulunabilir yada uzun yıllar önüne barikat konarak geciktirilebilir. Şeker hastalarında bu sorunlar görülüyor ise bile, en azından ilerlemesi durdurulur ve aynı zamanda kan akımında ve buna bağlı sorunlarda bir takım düzelmeler sağlanabilir.

    Metabolik cerrahinin MikroVasküler etkileri nasıldır?

    Yükselen kan şekeri düzeyleri ve kan şekerinde bulunan dengesizlikler böbrek, göz, retina gibi bir çok organ ve dokuların etkinliklerini bozar. Bu da hastada böbrek yetmezliği ve görme kaybına yol açabilir. Metabolik cerrahi, kan şekeri seviyelerini normale döndürerek bu dengesizliğin önüne geçer. Bu sorunlar operasyon anında yok ise, meydana gelmeleri önlenebilir yada uzunca bir süre oluşmaları geciktirilebilir. Eğer oluşmuşlar ise dahi, bir kısımı da olsa düzelmeler gerçekleşebilir.

    Hızlanmış mide boşalmasının etkisi nedir?

    Sleeve gastrektomi yöntemi ile midenin hızlı bir şekilde boşalmasını sağlanır. Bu durum, kan şekeri seviyesinin normale dönmesi açısından, üzerinde olumlu etkiler yapar. Alınan besinlerin ince bağırsaklara hızlı girişine sebep olur ve GLP-!'in mide boşalmasını yavaşlatan etkisini de aynı zamanda dengeler. 

    Kalori kısıtlamasının etkisi nedir?

    Sleeve gastrektomi metabolik cerrahinin bir parçasıdır. Midenin hacmi küçültülerek besin alımları ile birlikte kalori alımınıda kısıtlar. Azalan kalori alımı hücrelerde bulunan insulin tespit edici reseptörlerin miktarını ve insulinin duyarlılığını arttırır. Böylece kan şekeri normal olması gereken düzeye gelir. Normal kiloda olan şeker hastalarında sleeve gastrektomi bu sebep ile kalori kısıtlaması için yapılır, var olan kiloyu kaybetmek amacı ile yapılmaz. Obez olan şeker hastalarında ise bu durum, daha çok kalori kısıtlaması yapacak ve kilo kaybına sebep olacak bir şekilde uygulanır.

    ŞEKER HASTALIĞI AMELİYATI NASIL YAPILIR?

    Şeker hastalığı ameliyatı, tıbbi olarak ise İleal İnterpozisyon olarak adlandırılmış olan bu ameliyat kesinlikle genel anestezi altında yapılır. Bu da demek oluyor ki hasta tamamen uyutularak ameliyat uygulanır. İleal İnterpozisyon genel olarak kapalı bir sistem ile uygulanan yapılan bir laparoskopik cerrahi yöntemidir. Yani karın bölgesi kesilerek değil, Laparoskopik cerrahi diye isimlendirilen küçük delikler açılarak uygulanır. Ameliyatın en büyük dezavantajı ise, teknik açıdan oldukça zor olması ile birlikte, çok ciddi bir eğitim ve teknik beceri gerektiren bir ameliyat türü olmasıdır.

    Yapılan ameliyatın türüne göre değişim göstermek ile birlikte 3,5 saat ile 6-7 saat arasında ve hatta bazen 8 saate yakın bile sürebilen oldukça uzun bir operasyondur. Daha önce geçirilmiş olan cerrahiler ameliyatın kapalı yöntem ile uygulanmasına herhangi bir engel teşkil etmez.  Bu durum sadece ameliyatın daha uzun sürmesine sebep olabilir.

    Dikkat edilmesi gereken ameliyatın tipi ile birlikte ameliyatta uygulanacak olan işlerin teknik ayrıntılarıdır.

    İleal İnterpozisyon hangi adımları içermektedir?

    İlk olarak midenin şekli tüp mide haline getirilip, mide hacmi kısıtlanır. İnce bağırsağın son bölümündeki bir kısım, ince bağırsağın ilk bölümünün yakın çevresine getirilip araya yerleştirilir. Uygulanan işlem sonrasında ise, yiyecekler mideden geçtikten hemen sonra ince bağırsağın yeri değiştirilmiş son bölüme gelir, bu kısmın sonunda normal seyretmeye devam eder.

    Kişiye özel olarak uygulanan bu ameliyatta, mide kısmının küçük bir bölümü kesilerek çıkarılır. Böylelikle hastanın fazlası ile duyduğu aşırı acıkma hissi belli bir oranda alacaktır. Bu adımdan sonra ise midenin çıkış kısmı ile bağırsağın ilk  ( giriş bölümü ) kısmı kesilerek birbirlerinden ayrılması sağlanır. Daha sonra ince bağırsağın son bölümünde bulunan kısım da aynı şekilde kesilerek alınır. Alınan bu bölüm midenin çıkış noktası ile bağırsağın giriş bölümüne yakın olan bir kısma dikilmeye başlanır. Kısacası ince bağırsağın sonundan alınmış olan kısım mide ile ince bağırsağın arasına dikilir. Bunun ardından şeker hastalığı ameliyatı, kesilmiş olan ince bağırsağın yeniden kalın bağırsak ile birleştirilmesiyle ( dikilmesi ) tamamlanır. Özet ile şeker hastalığı ameliyatında ince bağırsağın sonunda ki küçük kısım tekrardan ince bağırsağın baş kısmına aktarılır.

    Temelde İleal İnterpozisyonda uygulanan işlem ince bağırsakta ki bir çeşit yer değiştirme işlemidir denilebilir. Bu olaya bazı hastalarda bir tüpleme uygulaması ilave edilir, bir takım hastalarda ise on iki bağırsak bağırsağına gıda girişini kapatmak gerekir iken, bazı hastalarda ise sindirim sisteminde bulunan organların çevresini saran yağlı dokular üstünde bir takım uygulamalar yapmak gerekebiliyor. Bütün hastalar için uygulanacak olan işlem değişiklik gösterir. Bunun sebebi ise, her şeker hastası birbirinden farklıdır. Her hastanın metabolik düzeyi farklı, hormonları farklı, yaşam tarzı farklı, beklentileri farklı, ailesi farklı yemek yeme düzeni farklı ve daha bunu gibi bir çok farklı noktalar daha var iken her hastaya aynı tedavi sisteminin uygulanması elbette ki yanlış olacaktır. Bu sebepten dolayı hasta durumuna göre karar verilmesi gerekir. O hastanın durumuna ve ihtiyaçlarına göre hastayla beraber karar verilmesi gerekir.

    Son noktada ameliyatlar konforlu ameliyatlardır. Az önce belirttiğim gibi küçük deliklerden yapılan bu uygulamalar ile bizim ameliyat yaptığımız hastalar bir sonra ki gün ayağa kalkıp yürümeye başlarlar ve 4-5 gün sonra taburcu edilerek evlerine giderler.

    Ileal Interpozisyon ameliyatını kapalı yöntem sistemi ile uygulamanın ameliyattan sonra ki zaman içerisinde hem cerrahi ekip açısından hem de hasta ve bakımı açısından oldukça büyük faydaları vardır. Bunun neticesi olarak şeker hastalığı ameliyatından sonra hastayı bir gün yoğun bakımda gözetimde tutarız. Ancak hastalar yoğun bakımda da  uyanık halde olurlar. Ameliyat sonrası ilk gece yoğun bakım ünitesinde ki gözetimin en büyük amacı özellikle ameliyattan sonra sıvı denge takibini hipertansiyon bakımından dengelemek içindir. Ameliyattan bir sonraki gün hasta yoğun bakım ünitesinden çıkarılıp servise alındığı zaman hastaya artık yavaş yavaş su verilmeye başlanır. Gaz ve gaita çıkışları genel olarak ameliyattan sonraki ikinci gün veya da üçüncü günün sabahında olmaktadır. Gaz ve gaita çıkış işlemi başladıktan sonra normal, sulu hafif ve yumuşak gıdayı kolaylıkla alabilirler.

    Hastaların yaklaşık olarak yüzde 90 veya 95′i 4 gün ile 5 gün sonra sağlıklı ve her çeşit gıdayı eskisi gibi yiyebilecek şekilde hastaneden taburcu olur.

    Şeker hastalığı (diyabet) ameliyatı bir metabolik cerrahi yöntemdir. Şeker hastalığı ameliyatını uygulamadan önce diyet uygulamaları ile birlikte egzersiz yöntemleri uygulanır. Buna rağmen uygulanmış olan diyet ve egzersizden 3 ay veya 4 ay içerisinde herhangi bir başarı sağlanmaz ise, o zaman şeker hastalığının ameliyatı hastaya uygulanır. Ameliyat ince bağırsağın son bölümüyle baş bölümünün yer değiştirilmesi şeklinde uygulanır.

    Şeker hastalığının ameliyatı hastaya uygulandıktan sonra ince bağırsak tarafından salgılanan GLP-1 adındaki hormonun etkileşime girmesi ile insülinde ki üretiminin kapasitesi artmış olur. İnsülin üretme de görevli olan beta hücrelerinin miktarının çoğalması sayesinde insülin üretimi düzene oturur ve şeker hastalığı artık ortadan kalkar.

    Şeker hastalıklarında uygulanan bu operasyondan sonra hastaların yeme alışkanlıklarına ve önerilen egzersize daha fazla özen göstermeleri ve dikkat etmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde istene başarı tam olarak elde edilemeyebilir. Ameliyat sonrasında hastaların düzenli olarak vitamin kullanmaları istenebilir. Ameliyattan sonra ki ilk  3 gün ile 4 gün sonrasında sıvı gıdalar ile beslenme tamamlanır ve sonrasında yavaş yavaş yumuşak kıvamı olan sebze yemeklerine başlamak elbette ki mümkün olur. Ancak hastanın operasyon sonrasında ilk zamanlar yoğurt, çorba gibi sıvı gıdalar ile daha çok beslenmesi de çok önemlidir.

    Tekrar belirtelim ki her şeker hastası için farklı bir ameliyat programı düzenlenir. Uygulanan bu ameliyat sırasında;
    İnce bağırsağın baş ve son bölümü değiştirilerek gerekli hormonal düzenleme elde edilir.
    Midenin hacmi küçültülmesi ile kalori alımının belli oranda azaltılması sağlanır. Bunların uygulanması ile fazla kiloların verilmesi sağlanacak ve insülin direncini azaltacaktır. Midede bulunan fundus kısmı alınarak, ghrelin hormon seviyesi ile birlikte iştahın da azalması sağlanacaktır.
    İnce bağırsağın son bölümünün üst tarafa alınması ile de, kan şekerini dengeleyici bazı peptidlerin çokça miktarda ve daha kısa zamanda salgılanmasını sağlar.

     

    ŞEKER HASTALIĞI AMELİYATININ ÖNEMİ

    Şeker hastalığı ameliyatı, tıbbi adı ile ileal interpozisyon; kişinin şeker hastalığını kontrol altına almakta zorlanması,  şeker hapları ve insülin tedavisine karşın hala şekeri gereğinden fazla yüksek seyrediyor ise, kişi için oldukça yararlı olabilmektedir. Şeker Hastalığı Ameliyatı (İleal İnterpozisyon), şeker hastalığı için, bilinen tüm tedavilerden daha etkili bir uygulama olarak  kabul edilmektedir. Uygulanan bu ameliyatın ardından, hastalar  sadece şeker hastalıkları ilaçlarını değil, yüksek tansiyon ve yüksek kolestrol nedeni ile kullandıkları ilaçlarını da bırakmaktadır.

    Ameliyat ile alınan önlemler neler ?

    Şeker Hastalığı Ameliyatı (İleal İnterpozisyon) ile uzun vadede organ hasarlarının önüne geçilmesi adına sağlam bir önlem alınır. Şeker Hastalığı Ameliyatı (İleal İnterpozisyon) sonrasında,  kan şekerinde ki değişimler, bilinen ve uygulanan bütün tedavi yöntemlerinden çok daha etkin bir şekilde kontrol altına almaktadır. Kan şekerinin sürekli olarak yüksek olması durumu engellenir. Bu engellemeler ile birlikte gelen kan şekeri kontrolü, uzun vadede ortaya çıkacak organ hasarlarının oluşmasını önler.

    Şeker hastalığının meydan verdiği hastalıklar ve çeşitli problemler, hasta için günlük yaşamı fazlası ile zorlaştırır. Sosyal hayattan, cinsel hayata kadar hastanın birçok problemi oluşmaktadır. Bir çok hasta bu durumu doktoru ile paylaşmaktan utanır. Ancak durum için çok geç kalınmamış ise, bu operasyon sayesinde hasta sorunlarından  ve de rahatsızlıklarından tamamen kurtulur. Bunun olabilmesi için, hastanın insülin rezervlerinin yetecek miktarda olması ve organlarında  hasarların geri döndürülebilecek pozisyonda olması gerekmektedir.

    Şeker Hastalığı Ameliyatı (İleal İnterpozisyon) ile gerçekleşen, pankreasda insülin üreten hücrelerin canlılığının ve üretkenliğinin çoğalmasıdır. Bu meselenin gerçekleşmesi için etkileşime yetecek bir potansiyelin var olup olmadığına bakılmalıdır. Senelerce bunun için beklendiği zaman ya da insülin uygulamasında uzun bir süre uzak kalındığında bu potansiyel ciddi oranda düşüş göstermektedir. Şeker hastalığı tanısı konulduktan kısa bir süre sonra insülin almaya başlayan hastaların büyük bir kısmında, 10 yıl gibi bir süreden sonra bile, şeker ameliyatı için gerekli rezervlerinin hala var olduğu görülür. Bu nedenden dolayı ameliyata uygun olabilmek için seçici kriterler çoktur. Doğru kriterler ile doğru hastayı seçmek başarıya giden ilk adımdır.

    Neden Şeker Hastalığı Ameliyatı (İleal İnterpozisyon) yaptırmak gerekir ?

    Yapılan ve bilinmekte olan ilaç ile insülin tedavilerinin, kan şekerinin kontrolü ve uzun süreli organ hasarını engelleme etkinlikleri düşüktür. Bugün herhangi bir kalp krizinin sebep olduğu ölümlerin  yaklaşık %50′lik bir oranından fazlası şeker hastalığı nedeni ile olur.

    Şeker hastalığının insan vücuduna olumsuz etkileri nelerdir ?

    Şeker hastalığının oluşturduğu damar hasarı sebebi ile, özellikle de diyabetik ayak yaraları ve bitmek bilmeyen ülserler nedeni ile yaşam kalitesi ile konforu oldukça azalmaktadır. Böbrek yetersizliğinden dolayı diyaliz tedavisi yapılan hemen her 10 hastanın yaklaşık 6 sı sadece şeker hastalığı gerekli derecede kontrol altına alınmadığı için hayatı boyunca diyalize ile yaşamak mecburiyetinde kalmaktadır.
    Şeker hastalığı çok fazla sayıda hastada henüz belli olmadan önce, hastanın gözünün retina tabakasında hasarlar oluşturur. Birçok Dünya ülkelerinde uygulanan tedavi neticesinde önüne geçilebilinecek olan körlüğün en yaygın sebebi tabi ki de şeker hastalığıdır.

    Şeker Hastalığı Ameliyatı ile birlikte, bu sorunların hepsini tereddütsüz kontrol altına alır. Bu kararı ise kesinlikle şeker hastalığına sahip olan kişiye bırakmaz. Şeker Hastalığı Ameliyatı sonrasında metabolizma çabuk bir şekilde değişerek normale döner.

    Şeker Hastalığı Ameliyatı bilinen bütün tedavi yöntemlerinden çok daha etkilidir. Şeker hastalığı belirtilerini dahi yok ederek,  şeker hastası kişiye normal bir yaşam şekli ile birlikte beslenme düzeni sağlar.

    Şeker hastalığı ameliyatı ile hayata yeniden başlayın

    Şeker hastalığı ile meydana gelen problemler hayatın hemen her anını çekilmez yapabilmektedir.

    Bu hastaların hepsi öyle de olsa böyle de olsa tedavi alan ve doktorun kontrolü ile takip edilen hastalardır. İlaç ve insülin tedavisi yöntemleri ile uyum düzeyi istenilenden çok düşük kalmaktadır

    İleal interpozisyon operasyonu şeker hastalığının tedavisinde bilinen en etkili tedavi olarak kabul edilmektedir.

    Şeker hastalığı ameliyatı uygulaması, tip 2 diyabet tedavisinde başka tedavi yöntemlerine göre ön plana çıkmaktadır. İlal İnterpozisyon ameliyatı obez olmayan hastalarda da olumlu netice vermesi ile birlikte, kalıcı emilim bozukluğu problemlerine sebep olmamakta, (vitamin-mineral eksiklikleri gibi), hayat beklentisi ve kalite düzeyini fark edilir oranda pozitif etkilemektedir. Bütün bunlardan yola çıkarak bu operasyonların metabolik etkilerinin daha da güçlü olduğunu belirtebiliriz.

    Ameliyat ile hangi önlemler alınmış olur ?

    Şeker Hastalığı Ameliyatı ile birlikte uzun vadeli organ hasarlarının önlenmesi için ciddi bir önlem alınmış olunacağı bilimsel olarak yayınlarla gösterilmiştir. Bu ameliyat sayesinde kan şekerinin sürekli yüksek olması hali engellenerek,  uzun zaman içerisinde ortaya çıkabilecek organ hasarlarının oluşması önlenir.

    Özet olarak pankreasta bulunan langerhans adacıkları diye bilinen yerde bulunan beta hücrelerinden salgılanan insulin hormonu beta hücrelerinde oluşan bu artışa ve uyarılmaya bağlı olarak artar. Kan şekeri düzenli olarak kontrol altına alınmış olur.

    Bu değişiklikleri hangi ameliyatlar sağlar?

    Hastaya yapılan ilk muayenede şeker hastalığının ne seviyede olduğuna ve pankreasdaki insulin rezervlerine bakılır. Daha sonrasında Şeker hastalığının tipi ve derecesine bağlı olarak Duodeno-İleal İnterpozisyon yada Jejuno-İleal İnterpozisyon ameliyatlarından uygun olanından birisi hastaya uygulanır. Bu konu ile ilgili olarak daha detaylı bilgi için doktorunuza başvurup danışabilirsiniz.
    Özetin özeti olarak, bütün ana mekanizma bu teori üstüne tasarlanmıştır. Bundan daha karmaşık olan etki mekanizmaları da mevcuttur. Ancak bundan daha fazlası Akademik bilgiye girdiğinden dolayı aslında kafanızı daha fazla karıştırmak istemiyorum.

     

    ŞEKER HASTALIĞI AMELİYATI TİPLERİ

    Öncelikle bağırsaklarımız ile ilgili küçük bir bilgi vermemiz doğru olacaktır. Ardından şeker hastalığının ameliyat tiplerini daha bilinçli bir şekilde anlayacağız.

    Mide ile kalın bağırsak arasında bulunan ince bağırsaklarımız üç bölümden oluşarak  toplam boyunun uzunluğu yaklaşık 450 cm ile 1000 cm arasında değişmektedir: Bu bölümler; Duodenum, Jejunum ve İleum olarak adlandırılır.

    Duodenum bölümü ince bağırsakların ilk bölümünü oluşturur. Yaklaşık olarak 20cm ile 25 cm arasında bir uzunluğa olan duodenum, midenin çıkışını kontrol etmekle görevli Pilor kasının bitimesi ile birlikte başlar.

    Jejunum ise, ince bağırsağın ikinci kısmını oluşturur. İnce bağırsakların yaklaşık olarak  % 40 gibi bir bölümünü Jejunum oluşturur.

    İleum da ince bağırsakların sonunda kısmında yer alan bölümüdür. İnce bağırsakları kalın bağırsağa (kolona) bağlayan ilenum da tüm ince bağırsakların ortalama %60′ civarını oluşturmaktadır.

    Ortalama olan uzunluğa genel olarak duodenumun 25 cm gibi bir mesafesi katılmaz. Bu sayede  Jejunumun uzunluğu aşağı yukarı 200 cm ile 250 cm arasında, İleumunun ortalama uzunluğu da hemen hemen 250 cm ile 350 cm arasında değişmektedir. Jejunum ile ileumu gözlerimiz ile birbirinden ayırmak pek mümkün değildir. Tam olarak ayırt edildikleri nokta seçilemez. Hücresel düzeyde farklılaşma bile belli bir yerde olmamaktadır. Bu yüzden ince bağırsaklarda uzaklık tayini yaparken bir şekilde ön kabullerimize dayanırız.

    Gıdalar alındıkları andan sonraki işlenmeleri ve bağırsaklardan alınıp, kan dolaşımına gönderilmeleri, hormon sal olarak ince bağırsaklarımızın baskın bir görev üstlenmelerine sebep olmuştur. Bu da demek oluyor ki, ince bağırsaklarımız bir tek gıdaları ileten ve vücut için emilimini sürdüren organlar değildir. Tam tersine bu emilim süresinin en can alıcı kararı alan organlarıdır. Çünkü ince bağırsaklarımızın farklı yerlerinden salgılanmakta olan ince bağırsağın sebep olduğu hormonlar (inkretinler ve sekretinler) metabolizmamızın düzenlenmesinde büyük payı vardır. Bu sebeple de Şeker Hastalığının meydana gelmesinde ve bu hastalığın tedavisinde de ciddi etkileri vardır.

    Sleeved Duodeno-Ileal İnterpozisyon (S-DII)  Şeker hastalığı ameliyatı ile uygulanmak istenen, alınan gıdaların ince bağırsaklarınız içinde geçisi sırasını değiştirmektir. Bu demek oluyor ki bu noktada istediğimiz  alınan gıdaların, ince bağırsaklarımızın son bölümü olan İleum ile beraber daha erken karşılaşmasına sebep olmaktır. Bunun yani sıra bir diğer amacımız da Duodenum diye adlandırılan ince bağırsakların ilk bölümüne gıdaların geçişini durdurmaktır. Bu sayede şeker hastalığına sebep hormonal bozuklukları fazlası ile kuvvetli bir şekilde tam tersine çevirebilmekteyiz.

    Sleeved Duodeno-İleal İnterpozisyon (S-DII), Şeker Hastalığı Ameliyatı; ince bağırsak ta ki son bölüm olan kısmı (ileum) ile ilk bölümünün (Duodenum veya Jejunum) yer değiştirmesini sağlamak. Bu bölümlerin yer değiştirme olayı iki değişik şekilde olur:

    1) Duodenumun Başlangıcına (Diverted): Sleeved Duodeno-Ileal İnterpozisyon (S-DII)

    2) Jejunumun Başlangıcına (Non-Diverted): Sleeved Jejuno-Ileal Transpozisyon (S-JII)

    Duodeno-İleal İnterpozisyon Şeker Hastalığı Ameliyatı, bu ilk formu tanımlamak için kullanılmaktadır. Bu da ince bağırsakta ki son bölüm olan ileumun, mide ile olan bağlantısı kesilen duodenumun yerine, mideye bağlanması anlamına gelir.

    Duodenum ile mide arasındaki bağlantı kapatılırken, mide çıkışını kontrol eden özelleşmiş kas olan Pilor kası korunur. Pilor kasının 2-2,5 cm ilerisinden ayırma işlemi yapılır. Böylece duodenumun ilk 2 cmlik kısmıda pilor ile beraber mide tarafında kalmış olur. İleum yukarıya çekildiğinde bu kısa duodenum bölümüne el ile dikilerek bağlanır. Bu nedenle bu işlem Duodeno-İleal İnterpozisyon (yerleştirme) olarak tarif edilebilir.

    Sleeved Duodeno – İleal İnterpozisyon (S-DII) Büyük Şeker Hastalığı Ameliyatı

    İnce bağırsağın son bölümü olan ileumdan yaklaşık 170 cm uzunluğunda bir kısım ayrılır. Geriye kalan iki ince bağırsağın uçları birbirine bağlanarak devamlılıkları sağlanır. Ayrılan ve serbest olan ileum kısmının üst tarafı midenin çıkış kısmına bağlanır. Geriye kalan alt ucuda jejunumun ön tarafına bağlanır. Böylelikle midenin içinden geçen gıdalar anında ileuma gelmiş olurlar.

    Pilor kasının korunup duodenumun bölümünün mideden ayrılması olayına "Duodenal Switch" adı verilmektedir. Duodeno-İleal İnterpozisyon (DII) Büyük Şeker Hastalığı Ameliyatı bu sebepten dolayı bir"Duodenal Switch" ameliyatıdır.

    Duodenal Switch ile birlikte, safrada ki akımın normal yolundan şaştığı vurgulanmak istenir. Bu durum aynı yatağında akmakta olan bir nehirin yatağının değiştirilmesi gibidir.

    Safra nehrinin yatağının değiştirilmesi uygulamasını bu ameliyatta duodeno-ileal transpozisyon ile sağlıyoruz.

    Safra akımının midede ki yiyecek ile beraber temasının geciktirilmesi besinlerde bulunan kalorilerin emilimini erteleyerek, zorlaştırır ve azaltır. Metabolik cerrahi operasyonlarında bu işlem safranın olabildiği kadar uzun bir ince bağırsak bölümü boyunca yiyecek ile temas etmeden akıtılması ile olur.

    Safranın saptırılmış olduğu ince bağırsak kısmı ne kadar uzun olur ise, ortak olan emilim o kadar düşük olur. Bu durum o oranda beslenme alışkanlığında bozukluk yaratır. Ancak o oranda da metabolik etki gücü fazlalaşır.

    Bu da demek oluyor ki diğer bypass ameliyatlarının tamamında bir emilim bozukluğu oluşturulur. Yaşam boyunca hastada vitamin ve mineral kullanma mecburiyeti oluşur.

    Sleeved Duodeno – Ileal İnterpozisyon (S-DII) Büyük Şeker Hastalığı Ameliyatı : Metabolik Etki Gücü

    Sleeved Duodeno-İleal İnterpozisyon (S-DII) Büyük Şeker Hastalığı Ameliyatı ameliyatı, etki gücü olarak bütün bilinen diğer ameliyatlardan çok daha güçlüdür. Ancak bundan daha da önemli olan şey, bu operasyon emilim bozukluğuna yol açmaz. Bu sebep ile bütün ameliyatlardan çok daha fazla önemlidir. Bunun sebebi, beslenmede yetersizlik oluşturmadan, hormonal sitemin bütün basamaklarını aktif bir şekilde uyarabilmesidir.

    Sleeved Duodeno-Ileal İnterpozisyon (S-DII): Metabolik Etki Mekanizmaları

    1) İnce bağırsağın ilk bölümü olan Duodenumun yiyecekler ile olan temasını kesmek.

    Yiyeceklerin duodenumdan geçmesinin engellenmesinin, şeker hastalığının kontrolü bakımından çok fazla yararı vardır. Bu yararlardan en önemlisi, yiyeceklerin safranın içinde olan ve pankreas salgısı içindeki sindirim enzimleri ile beraber daha kısa zamanda karşılaşarak, hızlı bir şekilde sindirilmelerini engellemektir. Yiyeceklerin sindirilmesinin yavaşlaması insülinin etkisini daha iyi bir şekilde göstermesine neden olur. Aynı zamanda duodenumun yiyecek ile etkileşiminin engellenmesi, GİP (Gastrointestinal Polipeptid) ismi verilen hormonun duodenumdan salgılanmasını ve etkisinin artmasına yardımcı olur. Şeker hastalarında aslında GIP seviyesi fazla azalmaz. Ancak GİP aktivitesi azalmış veya baskı altına alınmıştır.

    2) İleuma yiyeceklerin daha erken gelmesini sağlamak.

    Safra ile karışmayan yiyeceklerin ince bağırsakların son bölümü olan ileuma erken ulaşması hormonları uyarır. İleumdan salgılanan GLP-1 ismi verilen hormon, yiyeceklerin daha erken gelmesi ile daha etkili bir şekilde uyarılır. GLP-1 hızla kan dolaşımına salgılanır. Bu hızlı GLP-1 üretimi, kan şekerinin kontrolünü daha kolay hale getirir. GLP-1 iki önemli etkiye sahiptir:

    a. Pankreas tarafından insülin üretimini arttırır.
    b. Kas ve dokuların insüline karşı direncini azaltır.

    3) Hormonların Dengesini Sağlamak.

    Duodeno-İleal İnterpozisyon ile sağlanan etki asıl olarak ince bağırsaklar ile beyin arasında bulunan hormonal sinyallerin rayına oturmasıdır. Bu etki ile birlikte insüline karşı direnç oluşturan hormonlar durdurulur. İnsülinin önünde olan engeller kaldırılırarak daha az insülin ile beraber kan şekerlerinin kolayca asıl istenen düzeylere getirilmesi sağlanır. Bu duruma "hormonal frenleme" veya "nöroendokrin break" adını verilir.


    Detaylı bilgi için: 444 44 84


Gaziosmanpaşa

Sağlık Köşesi

Cildimize günaydın demenin mevsimi geldi...

Kış aylarında soğuk havanın kuruttuğu, nemsiz...

devamı

Tuz: Dost mu, düşman mı?...

Tuz, hayatın oluşumunda ve devamlılığında...

devamı

Geniz Eti Büyümesine Dikkat!...

Medical Park Gaziosmanpaşa Hastanesi Kulak...

devamı

Tütünden kurtulmanın sırrı ya bırakamazsam...

Tüm dünyada dolaylı ve direkt olarak pek...

devamı

Ses kısıklığı hastalık habercisi olabilir...

Soğuk hava, sigara, üst solunum yolu enfeksiyonları,...

devamı

INTERNATIONAL PATIENT CENTER

:
*
:
*
:
*
:
*
:
*
:
*
:
Mr Ms
*
:
*
:
*
:
*
:
*
: Güvenlik Kodu
 
 
*

Send

Message Sent Successfully.

Error Occurred, Please, try again later.